15 Haziran 2010 Salı

Güney Afrika 2010 / 14 Haziran

Tamam kabul, bu maçlar pek keyifli değildi ama ben hala kupada izlediğimiz maçlara bu kadar laf edilmesine anlam veremiyorum. Herhalde herkes turnuvanın başından itibaren dörder beşer gollü maçlar izlemeyi bekliyordu. Meğer gol olmayan futbol maçının keyif verme ihtimali de yokmuş. Mücadele, savunma futbolu gibi şeyler çok anlamsızmış. Buna da saygı duyacağım ama aynı insanlar daha 1-2 ay önce Mourinho’nun dehasını ballandırarak anlatıyorlardı, o günden bugüne değişenin ne olduğunu anlamıyorum. Ayrıca henüz ilk karşılaşmalar oynanıyor, bunlar kimsenin risk almadığı maçlar. Hele ikinci maçlar bir başlasın, dananın kuyruğunun kopacağı son maçlara gelelim, ondan sonra daha net bir şeyler söyleriz. Sıkıcı, uykum geliyor, kalitesiz, gol olmuyor, bık bık bık. Gerçekten çok daraldım..

Gruptan beraber çıkacaklarını düşündüğüm iki takım günün ilk maçında karşılaştı, biz de fırsatını bulunca ofiste bu maçı izledik. Hollanda ilk maçında beklenen hücum etkinliğini gösteremedi. Robben’in yokluğu tabii ki çok önemli, bunu söylemeye gerek bile yok. Van Persie de sakatlıktan sonra eski formunu yakalayamamış, birkaç pozisyonda bu çok net gözüktü. Topu ayağından açtığı, dönemediği oldu. Kuyt sağ çizgiye çok yanaşıp Van der Vaart da sol kanatta işlemeyince Hollanda bir türlü üretemedi. Bu görüntüyü sadece Hollanda’nın yapamadıklarına bağlamak çok doğru değil. Danimarka ilk devre çok iyi bir savunma yaptı. Rakibe hiç boş alan bırakmadılar, rakip yarı sahada da gole iki kez yaklaştılar.

Devre başındaki o şans golü gelmeseydi ortaya farklı bir skor çıkabilirdi. Danimarka golü yedikten sonra Hollanda’yı hiç zorlayamadı, Bendtner de kenara gelince gol şansı iyice azaldı. Ben geriye düştükten sonra kaleyi yokladıkları bir pozisyon hatırlamıyorum. Biraz Rommedahl zorladı ama yetmedi. Hollanda’da oyuna sonradan dahil olan Elia da maça renk kattı, umarım önümüzdeki maçlarda onu daha çok izleyebiliriz. Açıkçası Hollanda’nın özellikle kalitesiz savunması sebebiyle Dünya Kupası’nda çok ilerleyebileceğini düşünmüyorum.

Japonya-Kamerun maçını izleyemedim, sadece son 5 dakikasına bakabildim. O dakikalarda Kamerun’un baskısı vardı ama sanırım keyifsiz bir maç olmuş. Japonya hakkında pek bir bilgim yok ama bu skor onlar için büyük avantaj oldu. Gruptan çıkarlarsa şaşırmayacağım. Bu maçı kaçırdığıma üzülmezdim ama Tansu Polatkan’ın anlattığını duyunca içimde bir burukluk oldu. Formundaymış, güzel nostalji olurdu.


Yağmuru futbola çok yakıştırıyorum. Mücadelenin dozajını arttırıyor, oyunu sürprizlere iyice açık bir hale getiriyor. Bu maçta da pozisyon zenginliği fazla değildi ama iyi bir mücadele vardı. Aslında İtalya’nın ilk 20-25 dakikada oynadığı futbolu beğendim. Pepe etkileyici bir performans sergiledi, ikinci devre ters kanada geçmesine rağmen yine iyi oynadı. Pirlo takıma katıldıktan sonra Pepe’nin performansı takımlar birlikte daha da artabilir ve turnuvaya damga vuran futbolculardan biri olabilir. İtalya’da forvet hattına bir müdahele lazım gibime geldi, Gilardino çok etkisiz kaldı. Pazzini ya da Di Natale düşünülebilir ama belki de pozisyon bulmakta yaşanan sıkıntının tek sebebi Pirlo’nun yokluğudur.

İki duran top ile maçın sonucu ortaya çıktı. İtalya savunmasına yakışmayacak bir golü kalesinde gördü, rakip kalecinin hatasıyla da beraberliği yakaladı. Aslında bence çok da keyifsiz bir maç olmadı, sadece fazla gol pozisyonu izleyemedik. Ben İtalya’yı beklediğimden iyi buldum diyebilirim, bu ağır zeminde Paraguay gibi bir takım karşısında beraberlik çok da kötü bir skor değil. Hala kupanın favorileri arasına yazamam ama Pirlo döndükten sonra bambaşka bir İtalya da izleyebiliriz.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Güney Afrika 2010 / 11-13 Haziran


Dünya Kupası'nda birçok maçı izleyemeyeceğim, haliyle blogda da yer veremeyeceğim. Öğrenci değilim, çalışıyorum. Maçların tamamını takip edip yorumlarını bloglarına yazabilen arkadaşlara da özeniyorum. Ben ancak günün son maçlarını ve zaman bulursam kaydedebildiğim maçları izleme şansım olacak. Bu yüzden ancak blok halinde birkaç günlük değerlendirmeleri blog arşivine ekleyebileceğim. Aslında bazı notlar almıştım, daha önce de bir şeyler yazabilirdim ama hafta sonu maç izleme keyfi, araya giren muhteşem bir Kanada GP'si olunca birçok şey bugüne kaldı. İlla ki her şeyi günü gününe not etmenin peşinde koşmayacağım, rahat rahat maçları izlemek benim için daha önemli ve daha keyifli.

Yorumlara baktım, herkes kupanın sıkıcı olduğundan ve top oynanmadığından şikayet ediyor. Tamam gol sayısı az ama bir maçın zevkli geçmesi için illa bol gol olması gerekmiyor. Maçlar bittikten sonra Arjantin maçı için “çok zevkliydi” diyen çok kişi vardı. Sadece Messi bile keyif almaya yetti ve son dakikalarda heyecan da vardı. Kimi Meksika-Güney Afrika maçına iyi maç dedi, kimi İngiltere-Amerika maçından keyif aldı. Mesela benim tarafımda da Sırbistan-Gana maçı çok güzeldi, Almanya’ya ise zaten herkes teşekkür ediyor. Henüz 8 maç oynandı, bunların 4-5 tanesi için “güzel maç oldu” diyebilen insanlar var. E daha neyi arıyoruz? Şahsen benim keyfim yerinde. Tribündeki renkli görüntüleriyle, oynanan futboluyla, mücadelesiyle bu kupa bana şu ana kadar fazlasıyla yetti. Keşke bir ay izin alıp evde yatma şansım olsaydı.

Vuvuzela hakkında da bir sıkıntım yok, rahatsız olmuyorum. Arjantin maçında derinden taraftar seslerini duyunca ben de tribün sesini özlediğimi hissettim ama tribünden kareler ekrana geldikçe de vuvuzela sempatim arttı. Arada aklıma tribünde amaçsız bir şekilde vuvuzela öttüren Afrikalılar geliyor ve tebessüm ediyorum. Yıllar sonra bu kupa Afrika yerel çalgısı vuvuzela hatırlanacak ve bence bu çok güzel bir şey. Umarım çok iyi hatırlanacak bir kupa olur.
.
İlk iki maçı izleyemedim, yorumlarda gördüğüm kadarıyla Uruguay-Fransa maçını kaçırdığım için çok şey kaybetmemişim. Gruptan çıkacaklarını düşündüğüm iki takım skoru fazla riske etmemişler ve maç başladığı gibi bitmiş. Açılış maçı olan Güney Afrika-Meksika mücadelesi ise çok keyifli geçmiş. Ev sahibi takım sürpriz bir şekilde öne geçmesine rağmen Barcelonalı Marquez'in golüne engel olamamış. Özetlerde gördüğüm kadarıyla da Dos Santos etkili oynamış. Güney Afrika'nın alacağı puanlar gruptan çıkacak takımları belirlemede etkili olacak. Meksika kazanamadı, bu onlar için bir dezavantaj. Diğer takımların ne yapacağını göreceğiz.

Güney Kore'nin bu kupada ilerleyebileceğini düşünüyordum, Nijerya ve Yunanistan'a gruptan çıkma şansı tanımıyorum. Cumartesi gününün ilk maçında tribünlerde önemli boşlukların olduğu maçta Güney Kore Yunanistan'ı 2-0 ile çok rahat geçti. Golü maçın başında buldular, oyunun kontrolünü de hep ellerinde tuttular. Yunanistan bu grupta puan alamazsa şaşırmam, hiçbir şey yapamadılar. Sadece rakip iki farkı yakaladıktan sonra biraz da şişirme toplarla yalancı bir baskı kurdular ama bu baskıdan gol çıkmadı. Güney Kore fizik olarak çok iyi durumda gözüktü, çok koştular ve Yunanistan'a hiç alan bırakmadılar. Oyunun her anında çok üstünlerdi. İstedikleri zaman tempo yaptılar ve saldırdılar, istedikleri zaman da oyunu yavaşlattılar. İyi pas yaptılar ama neticede rakip Yunanistan'dı. Nijerya onlara ters gelebilir ama bu maçtaki gibi topa sahip olurlarsa o maçı da kazanacaklarını düşünüyorum. Bir de Ji Sung Park gerçekten çok çok iyi oyuncu, bu turnuvada beklentilerin de üzerinde iş yapacağını düşünüyorum.

Gördüğüm kadarıyla Arjantin buralarda en çok desteklenen takım. Normal, işin içinde hem Maradona hem de Messi var. Ben bir Dünya Kupası'nda sahaya Brezilya çıkarken daha çok heyecanlanıyorum ama Maradona ve Messi gerçekten insanı Arjantin'e çok çekiyor. Sanırım bu Dünya Kupası'nı Brezilya ve İtalya değil de onlar kazanırlarsa yine çok sevineceğim.

Maçın zevkli ve bol pozisyonlu geçmesini bekliyordum, aslında öyle de oldu denebilir. Arjantin Nijerya karşısına Messi-Higuain-Tevez üçlüsü ile çıktı ve maça da çok iyi başladı. Özellikle Messi çok etkiliydi, ilk 5 dakikada bir kez Higuain'i gol ile burun buruna getirdi, bir kez de kendisi gole çok yaklaştı. O şutun sonrasında kazanılan korner de gol oldu. Messi bu kupayı çok istediğini belli ediyor ama üzerinde de büyük bir baskı var. Herkesin gözü onun üzerinde. Turnuvaya golle başlayabilseydi onun için çok iyi olacaktı ama kaleci Enyeama inanılmaz toplar çıkardı, mükemmel oynadı. O olmasaydı Messi belki de sadece bu maç ile gol krallığını garantileyebilirdi.

Şu takımda Cambiasso ve Zanetti’nin nasıl olmadığını hala anlayabilmiş değilim, her iki oyuncuyu da çok arayacaklar. Gutierrez-Zanetti kıyaslaması yapmaya gerek bile duymuyorum, Veron’un da turnuvanın tamamını aynı dirilikte çıkarması çok zor. Nijerya maçında bile oyundan düştü ve o dönemde Arjantin her an gol yiyebilecek bir görüntü verdi. Son 10 dakikada ise halı saha takımı gibi bir halleri vardı, pozisyon buldular ama pozisyon da verdiler.

Neticede Arjantin ilk maçını kazandı, bu çok önemliydi. Hücum performansı yani kısaca Messi ile beni etkiledi ama bu halleriyle kupa yolunda işleri bence zor. Bu görüntülerini ilk maç stresine bağlamak çok yanlış olmaz, açılış maçları büyük takımlar için hep zor olmuştur. Önümüzdeki maçlarda daha iyi bir Arjantin izleyebiliriz.

Maçın İngiltere için çok zor geçeceğini düşünüyordum, Amerika da bu turnuvada ilerlemesini beklediğim takımlardandı. Beraberlik ihtimali yüksekti ama o beraberliği böyle bir kaleci hatası ile gelmesi İngiltere için daha kötü oldu. Barry gerçekten İngiltere için çok önemliymiş, tam Türk işi bir cümle olacak ama Lampard ve Gerrard yan yana çok uyumsuz gözüktüler. Buna rağmen maçı kazanacak pozisyonları da yakaladılar ama Howard yine çok iyi bir gününde olunca galibiyet golünü bulamadılar.

Bu beraberlik sonrasında birçok kişinin görüşleri değişmiş olabilir ama ben hala İngiltere’yi kupanın çok önemli bir favorisi olarak görüyorum. Öncelikle Amerika iyi bir takım. Konfederasyon Kupası’nda İspanya’yı yenmişlerdi, burada da İngiltere ile berabere kaldılar. İngiltere’nin kağıt üzerinde çok iyi bir kadrosu ve teoride iyi olanı pratiğe dökebilecek bir Capello var. İtalyan teknik adam bu maç özelinde iyi bir performans sergilememiş olabilir ama önümüzdeki maçlarda işler İngiltere için mutlaka değişecektir.

Cezayir-Slovenya maçının tamamını takip edebilmek pek kolay olmadı, gerçekten çok sıkıcı bir maçtı. Futbol ile alakasız görüntü veren iki takımın mücadelesinde Ghezzal’ın gördüğü kırmızı kart maçın kaderini etkiledi ve Slovenya 80’de bulduğu Jabulani tartışmalarını alevlendiren gol ile maçı kazandı.

Sırbistan-Gana maçından büyük keyif aldım, bence harika bir maç oldu. Maçın başından sonuna kadar karşılıklı ataklar izledik. Gana inanılmaz koştu, çok iyi mücadele etti. Kazanmayı sonuna kadar hak ettiler ama Lukovic’e çıkan kırmızı kart bence çok ağırdı. Sırbistan 10 kişi kaldıktan sonra 1-2 pozisyon buldu ama Kuzmanovic’in yaptığı aptalca penaltı 3 puanı Gana’ya getirdi. Tribünlerin golü ve galibiyeti kutlarken verdiği görüntüler mükemmeldi. Gana zaten sempatim olan bir takımdı, biraz daha sevmeye başladım. Umarım bu kupaya damga vururlar. Bu arada Appiah’ı yıllar sonra sahada görmek de çok güzeldi, özlemişim.

Kupayı takip edenlerin en çok zevk aldığı maç Almanya-Avustralya maçı oldu. Almanya gerçekten göze çok hoş gelen bir futbol oynadı, pas trafikleri harikaydı. Çok organize ataklar yaptılar ve bol pozisyon buldular, ortaya çok daha farklı bir skor da çıkabilirdi. Klose ve onu destekleyen Podolski-Muller-Mesut üçlüsü ile ortaya çok iyi bir hücum hattı çıkıyor. Gerçi Almanya hakkında net bir şeyler söylemek ne kadar doğru olur bilemiyorum çünkü karşılarında gerçekten çok kötü bir Avustralya buldular. Rakip bir kişi eksilince de işler iyice kolaylaştı. Cahill’e çıkan kırmızı kart bence biraz ağırdı. Yazık, böyle bir adam belki de kupayı kapattı. Gruptan çıkmaları zaten çok zordu, artık imkansıza yaklaştı. Almanya ise favoriler arasında adının geçmediği turnuvadaki rakiplerine bu maçta oynadığı futbol ile mesaj gönderdi.

Gecenin hatta belki de bugüne kadar kupanın en çok konuşulan adamı ise Mesut oldu. Ayağına topu her alışında olumlu işler yaptı, yaratıcılığı, oyun zekası ve tekniği ile Almanya milli takımına renk kattı. Neredeyse eksiksiz bir orta saha oyuncusu, insan gerçekten imrenerek izliyor. Nuri Şahin herhalde bu maçı ağlayarak izlemiştir. Ben Türk milli takımını seçmediği için Mesut’a kızmıyorum, sadece onu Türkiye'ye kazandıramayanları anıyorum. Keşke Türkiye adına oynasaydı ama sanırım böylesi çok daha hayırlı olmuş. Belki bizim olsaydı böyle bir Mesut izleyemeyecektik. O sanırım en doğru kararı vermiş.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Karşılama


O gittikten sonra Fenerbahçe'de çok şey değişti, hep onun eksikliği hissedildi, özlendi. Onsuz bir Fenerbahçe taraftarın içine sinmedi, şampiyonluklar gelse de hep o arandı, o istendi. Aydın Örs sonunda Fenerbahçe'ye Şube Genel Koordinatörü olarak geri döndü ve daha şimdiden basketbolu yakından takip eden birçok Fenerbahçelinin yüzü gülmeye başladı.

Evine hoşgeldi ve iyi ki de geldi..

Veda ve Teşekkür


Onun hakkında, Fenerbahçe'ye verdikleri ya da veremedikleri hakkında yazmayacağım, birileri gelip Deniz'e yine kaptırabilir. Ben bu konuda birileriyle tartışmak değil sadece ona veda ve teşekkür etmek istiyorum.

Deniz'in forması ile çok iyi maçlar çıkardığı da oldu, rezil maçlar da ama ne olursa olsun ben onun her zaman elinden geleni yaptığından emin oldum. Hep en büyük tepkiyi o aldı, hak etmediği zamanlar da bile en çok küfürü o yedi. Bazı dönemlerde takımın en önemli oyuncusu oldu ama yine kimseye yaranamadı. Küfür edebilmek için hata yapması beklendi. Şimdi Antalyaspor ile anlaşmış, her topu ayağına aldığında büyük bir uğultu duymayacağı ve daha rahat oynayabileceği için onun adına seviniyorum.

Yolun açık olsun güzel insan. Fenerbahçe'ye verdiğin her şey için teşekkürler.

10 Haziran 2010 Perşembe

Miroslav Stoch --> Fenerbahçe

.
Fenerbahçe resmi sitesinden Miroslav Stoch transferini açıkladı. Krasic gibi isimlere zerre inanmadığım için hayal kırıklığına uğramış durumda değilim ama Stoch’dan beklentilerim de çok büyük değil. Yani en azından bir dünya yıldızı almış gibi havalara girmiş falan değilim. Potansiyeli çok fazla olan bir isim olduğu kesin, burada neler yapabileceğini ise hep birlikte göreceğiz. Normal olarak kendisini sezon içinde fazla izleme şansımız olmadı ama Avrupa Ligi’nde Gökhan Gönül karşısında gösterdiği performans da aklımızda kaldı.

En azından doğru mevkiye bir transfer yapıldı, Andre Santos ile birlikte Fenerbahçe dikkat çekici bir sol kanada sahip oldu. Neticede 20 yaşında, iyi bir sezon geçirmiş ve Dünya Kupası’nda patlama yapması beklenen bir futbolcu alındı. Transfer mantığının bu yönde işlemesi mutluluk verici.

Dünya Kupası’nı izlemek için bir sebebimiz daha oldu. Slovakya ilk maçını 15 Haziran saat 14.30’da Yeni Zelanda ile oynayacak.

Hayırlı olsun..

Ortaoyunu


Beşiktaş Yönetim Kurulu gerçekten çok komik insanlardan oluşuyor. Futbolseverlere 1 haftadır keyifli bir tiyatro izlettiler, sonu belli olmasına rağmen insanları güldürebildiler. Gazetelere servis edilen fotoğraflar da bu tiyatroya yakışan bir final oldu ve en sonunda bugün Schuster ile ilgili resmi açıklama yapıldı. Sanki çocuk kandırıyorlardı.

Dünya Kupası havasına girmişken Mustafa Denizli'nin gidişi ve Schuster'in gelişi ile ilgili olarak şu an söyleyebilecek bir şeyim yok. Kupa sonrasında, Süper Lig yaklaşırken bunları mutlaka konuşuruz ama şimdilik kısaca bir görüş bildirmem gerekirse çok olumlu sonuçlar beklemediğimi söyleyebilirim.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Faul!

Fantasy Football çağrıma beklediğimden çok katılım oldu. "Classic" ligimizde 26, "Head to Head" ligimizde ise 18 takımı bulduk. Bu kadar iyi bir katılım yakalamışken oynayanlar başladıkları işi yarım bırakmasın diye ufak da olsa bir ödül verelim diyorum. Katılımcı sayısı fazla olduğu için "Classic" ligin ödülü bu kitap olsun, "Head to Head" için de belki bir şeyler düşünürüz.

Bu kitaptan blogda birkaç kez bahsettim. Konumuz da Dünya Kupası olduğuna göre ödülün bu kitap olması aklıma yattı. Aslında kitapta yazılanlar insanı futboldan soğutabilir ama kazanan ödülünü Dünya Kupası sonrası alacağına göre kupa sırasında kimsenin keyfi kaçmayacak. Kazanamayanlara da alıp okumalarını tavsiye ederim. Andrew Jennings yıllar önce başlayıp günümüzde zirve yapan kirli işleri kitapta çok net bir şekilde ortaya koymuş. Çok fazla isim var, bir yerden sonra birbirine karışabiliyor ama özellikle bazı isimler isteseniz de aklınızda çıkmıyor. Euro 2016 maceramızı bu kitabı okuduktan sonra daha iyi değerlendirebileceğinizi düşünüyorum. Neyse, daha fazla uzatmayıp aşağıya kitabın tanıtımını kopyalayayım.
.
.
Milyonlarca insanın aşkı, "güzel oyun" futbolu kirletmeye kimin hakkı olabilir?Yoksa bizzat FIFA'nın mı?!

Bugüne kadar futbolun tüm dünyaya hükmeden gizli bölgesine girmeyi başarabilen hiç kimse olmamıştı. Ünlü bir araştırmacı spor muhabiri olan Andrew Jennings bunu başardı ve tam dört yıl boyunca bu güzel sporun tepe noktasında dönen dolapları derinlemesine araştırdı. Sonuçta, çok büyük tartışmalara neden olan bu kitap çıktı ortaya.

Kitap henüz yayımlanmadan önce birçok gazeteye haber oldu.
CNN Türk bu konuda bir belgesel yayımladı.
FIFA bu kitabı yasaklatmaya çalışmıştı.
Rüşvetler, hileli oylamalar, bilet skandalları...

Jennings Kuzey ve Güney Amerika'da, Afrika'da, Asya'da ve Avrupa'da araştırmalar yapmış, bunların sonucunda son derece yıkıcı birtakım deliller ortaya çıkarmış ve FIFA'nın içindekileri kapalı kapıların ardında nelere şahit olduklarını anlatmaya ikna etmiştir.

Kitap FIFA'nın anlatılmasını istemediği hikâyeleri meydana çıkarıyor. Dünya çapındaki araştırmacı gazeteciliği, ikna edici anlatımı ve kara mizahı, bu kitabı halkın oyununu kontrol eden adamlarla ilgili yazılmış en önemli kitap yapıyor.

Andrew Jennings uluslararası alanda çok büyük itibara sahip bir araştırmacı gazetecidir. Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nde (IOC) yapılan ahlaksızlıkları gözler önüne seren kitabı The Lords of the Rings, Sports Illustrated dergisinin Tüm Zamanların En İyi 100 Spor Kitabı arasına girdi. 13 dile çevrildi ve yazara IOC’nin memleketi Lozan’daki bir yargıçtan beş günlük bir hapis cezası getirdi.

Jennings bugüne kadar aralarında Daily Mail, Guardian, Sunday Times, The Times, Private Eye ve Financial Times dünya çapında pek çok gazete ve dergide yazmıştır. BBC’nin IOC’de hâlâ devam eden yolsuzluğu ortaya çıkaran 2004 yapımı programı Panorama’ya katkıda bulunmuş, World in Action ve CBS’nin Sixty Minutes programlarıyla da fikir alışverişine girmiştir.
***
“Öğrendiğim şeyler beni bile çok şaşırttı. Birtakım kötü adamlar oradan koparabildiklerini koparıyorlardı. Oyun hâlâ o güzel oyun tabii ki. Onu bizden almaları mümkün değil. Ama okuyacağınız gibi, birtakım çirkin olaylar süregelmiştir. Bu güzel oyunun hak ettiği gibi bir liderlik elde etmesini istiyorum. Bu yüzden de bu kitabı tüm taraftarlara ithaf ediyorum.”
Andrew Jennings

"Ödüllü gazete muhabiri Andrew Jennings dünya futbolundaki yolsuzlukların araştırılmasındaki ilk adımı attı."
Daily Mail

"Jennings gerçekten haklı olmaktan büyük haz alıyor."
New York Times

"Andrew Jennings, o olağanüstü İngiliz araştırmacı gazeteci... Açığa çıkardıkları öylesine titiz bir çalışmanın ürünü ki, tek başlarına bile bir savcının dava özeti olarak kullanılabilirler."
Sport Illustrated

"Bunların hepsi hikaye..."
Sepp Blatter, FIFA Başkanı

8 Haziran 2010 Salı

Havaya Girerken


Dünya Kupası havasına hiç bu kadar geç girdiğimi hatırlamıyorum, oysa bu kupa için izin kullanmayı bile düşünüyordum. Fantasy Football sağolsun, takımların ve kadroların içine iyice daldım ve geç de olsa heyecanlanmaya başladım.

Dünya Kupası büyüsü beni tam olarak İtalya 90’da içine çekmiştir. Meksika 86’dan aklımda kalan belki de tek şey Maradona, o yüzden 2010 için tam anlamıyla izlediğim 6. Dünya Kupası olacak diyebiliyorum. İzlediğim tüm dünya kupalarında hep iki takımı destekledim, Fenerbahçe taraftarı olmanın getirisi olarak Brezilya ve muhtemelen Baggio sebebiyle İtalya ama fanatiklik yapacak kadar da değil. Mesela bu sene Hollanda ya da Arjantin de kupayı alsa hiç üzülmem, oynadıkları futboldan zevk aldıkça Barcelonalıların hatrına ibrem İspanya’ya bile dönebilir. Belki hayal ama Afrika’dan bir ülkenin en azından yarı final yapmasını çok isterim. Dünya Kupası’nda bir ülkenin taraftarı olmaktan ziyade tarihe geçen anları izlemek, sahadakilerin kazanmak için ellerinden gelenin de fazlasını yaptığını görmek, yeni efsanelerin doğuşuna şahit olmak yani sadece futboldan keyif almak en güzeli. Dünya Kupası için en güzel tanımı da bence Tanıl Bora yapmış, “Futbolseverlerin Ramazan ayı”..

Tüm milli takımlar hakkında fikir yürütecek, kadro değerlendirmesi yapacak kadar bilgili değilim. Açıkçası benim tarafımda kupanın net bir favorisi yok ama illa birilerini öne çıkarmam gerekirse ben Avrupa’dan İngiltere’ye, diğer kıtalardan ise Brezilya’ya biraz daha fazla şans veriyorum. Favori olmayan ama nispeten iyi işler yapmalarını beklediğim takımlar ise Amerika, Uruguay, Sırbistan ve Güney Kore. Yukarıda da söylediğim gibi, çok bilgili olmadığım için ortaya net argümanlar koyamam, sadece böyle hissediyorum. Adetten olduğu için aşağıya da gruplardan çıkacak takımlar için tahminlerimi yazayım:
.
A Grubu: Fransa – Uruguay
B Grubu: Arjantin – Güney Kore
C Grubu: İngiltere – Amerika
D Grubu: Almanya – Sırbistan
E Grubu: Hollanda – Danimarka
F Grubu: İtalya – Paraguay
G Grubu: Brezilya – Fildişi Sahilleri
H Grubu: İspanya – İsviçre
.
Kaldı iki gün. Umarım tarihe geçecek anların bolca yaşandığı çok keyifli bir Dünya Kupası izleriz. Tadımızı kaçıran tek şey Vuvuzela olsun.

4 Haziran 2010 Cuma

McDonald's FIFA World Cup Fantasy Football


Daha önce Dünya Kupası için açtığım ligden bahsetmiştim. Az önce kadrolar sisteme girdi ve artık takımları kurabiliyoruz. Son gün 11 Haziran.

Öncelikle bu linkten üye olmak gerekiyor. Çok detaylı açıklamıyorum çünkü çok zor bir işlem değil. Sıkıntısı olan olursa yorumlardan yardımcı olmaya çalışırım.

Puanlama sistemini biraz inceledim, güzel ayrıntılar var. Sadece gol ve asistler değil oyun içindeki diğer katkılar da puanlandırılıyor. Kurallarda bu detayları da görebilirsiniz.

Arkhe Classic: 221194-52819
Arkhe Head to Head: 221194-52824

Lig adı olarak "Cipolla" uygunsuz isim uyarısıyla kabul edilmedi, mecburen Arkhe demek zorunda kaldım. Kodları aşağıda veriyorum, menüde “join new leagues” seçeneğinden yukarıdaki kodları girip liglere katılabilirsiniz. “Classic” ligde genel toplam üzerinden sıralama yapılıyor. "Head to Head" sisteminde ise belirlenen fikstür üzerinden takımlar karşı karşıya geliyor ve o hafta daha çok takım puanı toplayan 3 puanı alıyor.

Ben kazanana bir futbol kitabı hediye ederim diye düşünüyordum ama bir önceki yazıda teq1 burada bir öneri getirmişti. Katılanlar arasında para toplayıp o parayla birinciye istediği bir formayı alabiliriz diyordu. Böyle bir işe çok kimsenin gireceğini sanmıyorum ama öyle bir kalabalık toplarsak bana uyar.

Oynayın, oynatın. Keyif alacağınızı tahmin ediyorum. Kolay gelsin.

Ergin Ataman

Efes Pilsen ile yolları ayrılmış, çok üzüldük..

Neyse en azından kendisine hak ettiği şekilde veda etmiş olduk..

Finalden #2

Üzerinden günler geçti, final diye sayıklamıyorum ama bir işe başlayıp ilk bölümü yazdıktan sonra yarıda bırakamam. Blogda eksik kalmasını istemiyorum. Bol fotoğrafla yolculuğun Madrid bölümünü de kısaca yazayım ve sonra da ufak ufak Dünya Kupası havasına artık gireyim.
.
Madrid sokaklarında Inter taraftarlarının şehirde bariz bir üstünlüğü vardı. Daha kalabalık olmalarının yanı sıra Almanlara göre biraz da daha genç bir yaş ortalamasına sahip olduklarından sesleri daha çok çıktı, çok daha iyi eğleniyorlardı. Yoldan geçen İspanyol kızlarına hafif takılıp hemen Inter tezahuratlarına geri dönüyorlardı. Çok eğlendiler. Sırasıyla en çok Milito, Mourinho ve Zanetti tezahuratları duydum. Nispeten yaşı geçmiş bazı İtalyanlarda Facchetti forması vardı ama formaya isim basılmışsa büyük farkla Zanetti tercih edilmiş. E normal, ben de onu bastırırım.

Genelde iki takım taraftarları aynı yerlerde eğleniyorlar ve bazen karşılılık atışıyorlardı ama büyük bir olaya ben şahit olmadım, bir şey de duymadım. Sadece ihtiyaç molası için otele girdiğimizde bizim sokakta ufak bir kavga çıktı. Biraz daha kalabalık olan Alman grup İtalyanları püskürttü ama fotoğraftaki şişman karizmatik arkadaşın olay yerine intikali ortalığı sakinleştirdi. Zaten 5 dakika içinde de polis geldi. Arkasında ACAB yazılı t-shirt giyen İtalyan elemanın varken polislerle diyaloğa girmesi de ortaya güzel bir kare çıkardı.


Taraftarlar için hazırlanan alanlara hiç gitmedim, şehir merkezinde eğlenen taraftarlarla zaman geçirmeyi tercih ettik. Şehirde karşılaştığım Türkler genelde Fenerbahçe taraftarıydı, Plaza Mayor’un yan sokaklarından birinde köşeyi dönünce bir grupla karşılaşınca ufaktan Fenerbahçe tezahuratı da yaptık. Sonradan öğrendim ki o grup Flying Dutchman tayfasıymış. :) Tribünde de Fenerbahçe formalı bir çift ile yan yana düşmüştük. Sadece Alman taraftarlara ayrılan tribünün arkasındaki sokakta bir Galatasaraylı gördüm. Beni Fenerbahçe formasıyla gören bazı yabancı gruplar takılmak için “Beşiktaş” diye tezahurat yaptılar. Herhalde bu yıl Şampiyonlar Ligi’nde oynamaları bu tercihte etkili olmuştur.

Metro ile maça giderken Bayern taraftarı bir grupla aramızda kendi adıma güzel bir diyalog geçti. Bir kısmı bana şampiyonluğun kaçması ile ilgili takılırken Hırvatistan-Olic formalı 2-3 kişi de hem konuyu tam anlamadan gülüyor, hem de formamın hangi takıma ait olduğunu “İstanbul he?” diyerek çözmeye çalışıyordu. “120. dakikayı, o golü hatırlıyor musun? O golü atan adam var ya Semih, onun takımı işte” derken “Lütfen sus, o maçtan bahsetme, kapat konuyu” diyerek arkalarını döndüler. Büyük zevk aldım.

Dönüşte normal olarak bazı spor yazarları ve federasyon yetkilileriyle aynı uçaktaydık. Adını vermeyeyim, bir gazeteci bir ara tam önümüzdeki yolcu ile sohbet etmeye geldi. Van Gaal’ı bokluyordu. Üç oyuncuya bel bağladığını, hiçbir taktik alternatifi olmadığını, zaten genelde düz bir teknik direktör olduğunu söylüyordu. Önce güldüm ama sonra sinirlerim bozuldu. Bu adamların çoğunu, özellikle bu sehayatları federasyona ve gazetelerine ödeten adamları Türk futbolu üzerinde yaşayan asalaklara benzetiyorum. Hiçbir şeyden haberin olmadan git istediğin yeri bedavadan gez. Çoğu önce Barcelona’ya inmiş, oradan Madrid’e geçmişler. Gelmeyene “Vuu Barcelona süperdi abi, keşke gelip 1-2 gün de orada kalsaydın” diyorlar. Bir şeyler bilseler gezmeleri bu kadar dokunmaz ama hem bilmezler, hem de niye geldikleri, meslekleriyle ilgili ne kazandıkları, ne öğrendikleri belli değil. Aileleri de yanlarında, bir güzel bronzlaşmışlar, uçakta Van Gaal’a bile sallayabiliyorlar. Hayat onlara güzel.


Giderken biraz buruktum, Inter’i ezelden beri çok seven biri olmama rağmen Barcelona'yı orada göremeyecek olmaya takılmıştım. Ama her şeye rağmen çok güzel geçti, keyif veren bir tecrübe oldu. Şampiyonlar Ligi finaline hangi takım çıkarsa çıksın o maç öncesi ortamı, sahanın içi, tribünlerdeki görsellik, şehrin hazırlığı gibi şeyler olayı bambaşka bir hale getiriyor. Ortada olan ünvanı her iki taraf da çok istiyor, neticede işin ucunda Avrupa'nın en büyüğü olmak var. Onların bu tutkusunu dışarıdan biri olarak izlemek bile çok güzeldi. Mümkün oldukça gitmek ve o coşkuyu yaşamak lazım. Umarım kıçımı kaldırıp devamını getirebilirim.

FC Bayern München 0-2 F.C. Internazionale

22.05.2010 / Estadio Santiago Bernabeu


TFF Attı 10 Oldu



Evet, gündemi biraz geriden takip ediyorum ama önemli bir değişiklik yapıldı ve bunu da bloga eklemem gerekir.

Örneği olmayan 6+2 kuralımız daha da ilginç bir hal alarak 6+2+2 oldu, ekstradan iki de Türki Cumhuriyetilerinden oyuncu alma hakkı var. Öncelikle şunu söyleyeyim, uzun uzun açıklamayacağım ama ben yabancı oyuncu sınırının tamamen kalkması gerektiğini düşünüyorum veya tam olarak İngiltere gibi olmasa da yabancıların kalitesini belirli bir seviyenin üzerinde tutmak için bazı kriterler getirilmesi bana daha mantıklı geliyor. Bununla birlikte altyapıdan oyuncuların kadroda yer almasıyla ilgili ekstra zorunluluklar da getirilebilir. Yabancı oyuncu sayısının serbest bırakılması halinde Türk futbolunun gelişmesinin olumsuz etkileneceği söylemine de hiç katılmıyorum, sanki daha az yabancı ile oynarken futbolcu üreten bir fabrikaydık da sayı artınca oyuncu yetiştirememeye başladık. Son Şampiyonlar Ligi şampiyonu Inter’in, son Dünya Kupası şampiyonu İtalya milli takımına tek bir oyuncu bile vermediğini burada hatırlatmakta fayda var.

Sınırın bu şekilde artmış olmasına ise ben de tepkiliyim. Belli ki büyük kulüplerin talebi ile günü kurtarmak adına çıkarılmış bir kural ve bence 2-3 sene içerisinde tekrar değişecektir. Netice hangi kural gelirse gelsin iş kulüp yöneticilerinin yeteneklerine bakıyor ki bu noktada hepimizin durumu ortada. Federasyon böyle bir hareket alanı yarattı diye kontenjanın tamamını doldurmak gerekmiyor, isteyen 6+2 şeklinde yapılanıp devre arasında ihtiyaç olduğu takdirde daha rahat takviye yapabilir . Takımım adına tribünde oturacak +2’nin kullanılması taraftarı değilim, en azından bir kontenjan sakatlık ya da başka bir sıkıntı yaşanması durumunda daha sonra kullanılmalı. İlla ki birileri alınacaksa da düşük maliyetli ve potansiyeli olan genç oyuncular üzerinde durmak gerekir. Bu oyuncuların gelecekte Türk statütüsünde oynama şanslarının nispeten daha yüksek olması milli takım için de faydalı olabilir.

Artık “hayırlı olsun” demekten başka yapacak bir şey yok, ilginç bir transfer sezonu izleyebiliriz. Hangi kulübün ne şekilde hareket edeceğini merak ediyorum.

Nba Finals


Belli ki muhteşem geçecek..

Biz de finaldeki rengimizi belli edelim..

3 Haziran 2010 Perşembe

Formula 1 Türkiye GP / İstanbul Park

Biraz geç oldu farkındayım ama bu yarışın arşive girmesi gerekir. Ne yazık ki bu sene gidemedim ama en azından televizyondan izlemeyi başardım. Mükemmel bir yarış oldu, bir de yağmur yağsaydı iyice unutulmayacak bir yarış olabilirdi ama yağmurun her an beklenmesi de işe ayrı bir heyecan kattı. Sezonun en güzel yarışı oldu, sezonun geri kalanında kuru zeminde bundan güzel bir yarış izlememiz pek kolay değil. 4 pilotun yarışın başından sonuna kadar 2-3 saniyelik bir zaman aralığında gitmesi kolay görülebilecek bir şey değil. Dördü de o kazaya kadar hatasız bir sürüş sergilediler, mükemmel iş çıkardılar.

Yarışın unutulmayacak anı için koca Red Bull takımı bile bir fikir birliğine varamamışken bizim net bir şeyler söylememiz pek mümkün değil. Bir taraftan Vettel’in acemilik yaptığını, viraj öncesinde Webber’i geride bırakma şansı olmasına rağmen tam olarak geçmeden sağa kaydığını söyleyebiliriz. Diğer taraftan ise yarış sonrasında söylenenlere göre yakıt tasarrufu nedeniyle düşük motor gücüne geçmiş Webber’in daha hızlı olan takım arkadaşını çok zorlamaması gerektiğini, biraz geri çekilip geçmesine izin verebileceğini ve temastan kaçınabileceğini de söyleyebiliriz. Ama dediğim gibi pilotlar ve takımın bile hala üzerinde tam olarak anlaşamadığı bu çok sık göremeyeceğimiz tipten bir kazayı yarış içinde olabilecek normal bir kaza olarak değerlendirmek sanırım en doğrusu olacaktır. İki tarafın da bu kazadan kurtulma şansı vardı, yapamadılar. Sezon sonunda ortaya çıkacak puan durumuyla Red Bull Istanbul Park’ı tekrar tartışmaya başlayabilir.

Benzer bir sahne Button ve Hamilton arasında da yaşanabilirdi, hatta Hamilton’un ufak temasına Button tepki gösterse anlayışla karşılanabilirdi ama o güzel mücadeleyi ellerine yüzlerine bulaştırmadılar. Button da sınırını iyi bildi ve böylece kucaklarına düşen duble fırsatını geri çevirmemiş oldular. Ben son turlara doğru yapılan yakıt tasarrufu uyarısını pek inandırıcı bulmadım, bence o mücadeleden biraz ürküp iki pilotu sakinleştirmek istediler. Bu yarışta gördük ki Mclaren performans olarak Red Bull’u yakalamış durumda ve geride bırakacak gibi gözüküyorlar. Sezon içinde araç gelişiminde yine çok iyi iş çıkartıyorlar.

Schumacher bu yarışı da Rosberg’in önünde bitirdi, içimden bir ses kürsünün yakında olduğunu söylüyor. Mclaren kadar gelişim gösteren bir takım diğer takım da Renault, Ferrari ile aynı seviyeye geldiler.

Ve geldik taraftarı olduğumuz Ferrari’ye.. Alonso’nun performasından çok şikayetçi değilim, Monaco’da da fena iş çıkarmamıştı. Bu yarışa da 12. başlamasına rağmen 7. olarak bitirebildi. Massa için ise aynı şeyleri söyleyemeyeceğim, bu aralar iyice pasif bir görüntü sergiliyor. Yarışa başladığı sıralamaya razı gibi duruyor ama aslında pilotlardan önce takımın durumu üzerinde durmak lazım. Duble ile başlanan bir sezonda rakiplerin bu kadar gerisinde kalmış olmaları kabul edilemez, resmen artık Renault ile kapışıyorlar. Bu araç üzerinde çalışmaya geçen sezonun ortasında başladılar ama sonuç ortada. Valencia’da kullanacaklarını söyledikleri yeni paketten iyi sonuç alamaz ve bizlere yine geçen seneye benzeyen bir sezon yaşatırlarsa bu kez Domenicali’nin kurtulabileceğini sanmıyorum ki çok da doğru bir karar olacaktır. Adam başa geldiğinden beri bambaşka bir Ferrari izliyoruz, eski günleri fazlasıyla aratıyor.

Bu heyecanlı yarış İstanbul’u takvimde tutabilmemiz adına iyi oldu. Seyirci sayısının artması güzel, bilet fiyatlarının düşmesi ile beraber böyle bir sonuç bekleniyordu ama fiyatlardan başka düzelmesi gereken şeyler de var. Yarışa gidip de yaşadıkları trafik çilesinden dolayı bir daha gitmemeyi düşünen çok insan gördüm. Trafik sorununu halletmekle beraber insanların zaman geçirebileceği aktiviteler de yaratmak lazım. Bunlar küçük detaylar gibi ama güneşten kaçabileceğiniz adam gibi bir yer olmaması, yiyecek içecek fiyatlarının yüksekliği gibi şeyler seyirci sayısını ciddi anlamda olumsuz etkileyebiliyor. İstanbul’un takvimde kalması çok önemli, bir şekilde bunu başarmalıyız. Sadece bilet fiyatlarıyla ve “gelin, ilgi gösterin” demekle bu iş bitmiyor.


Son Şampiyon


Ülker adı Fenerbahçe’ye eklendiğinden beri hiçbir basket maçına gitmemiştim. Bu protesto değildi, her ne kadar izlediğim maçlarda ekran karşısında heyecanlansam da tribünde olmak içimden gelmiyordu. Bu seride ise maça gitmek, belki de Fenerbahçe’nin açtığı yarayı bir şekilde yine Fenerbahçe ile tedavi etmek istedim.

İyi ki de gitmişim. Böylece en fazla bir maç kazanacağı düşünülen takımın seriyi bitirdiği son maçta ilk çeyreği 32-10, 3. çeyreği ise 65-32 önde kapatarak rakibini ezmesini, bu farklı skora rağmen aynı istek ve hırsla oynamaya devam eden oyuncuları, benim kadar Fenerbahçeli gibi oynayan Kinsey’i, bizden biri Ömer’in hırsını, kaptan Mrsic’e şampiyonlukla vedayı, Ergin’in kenardaki çaresiz bakışlarını ve o kupanın havaya kalkışını yerinde görebilmişim. Bu Fenerbahçe Ülker’in son 4 sezondaki 3. şampiyonluğu oldu ki kaçan şampiyonluğun üzerindeki gölgeyi de unutmamak lazım.

Dilimizden düşürmediğimiz, “5 önde gelen spor dalında 5 şampiyonluk” hedefinde en az şans tanıdığımız takım zoru başardı ki bir de öncesinde alınan Türkiye Kupası var. Eminim birçok Fenerbahçeli dün futbolda kaçan şampiyonluğa bir kez daha üzülmüştür. En az şans bu takıma tanınıyordu çünkü çok güçlü bir rakiple mücadele etmesinin yanı sıra sezon boyunca birçok sıkıntı yaşadılar. Sakatlıklar, kadro dışı bırakılan ve yolların ayrıldığı oyuncular, hepsinin üzerine de Tanjevic’in hastalığı.

Vidmar ve Preldziç konusunda birçok kişiyi ters köşe yapan ve bu takımda büyük emeği olan Tanjeviç’e, onun hastalığı sonrası görevi devralan ve takımı bambaşka bir havaya sokan Ertuğrul Erdoğan’a, Efes Pilsen karşısında her an üstün bir mücadele sergileyen oyunculara ve emeği geçen diğer herkese çok teşekkürler..