
22 Ekim 2009 Perşembe
TNT @ Digitürk ?

Dün evde değildim, ben görmedim ama Digitürk kullanıcılarının ekranına bir mesaj gelmiş ve TNT'nin 54. kanaldan yayına başladığı yazıyormuş. Test yayını diyorlar. Kanal sadece sinema, süper, mega süper ve mega gold paketlerinde olacakmış fakat UEFA maçlarında tüm üyelere açılacakmış.
Dün maçta Ertem Şener sanki "Fenerbahçe maçında uydu ve Dsmart dışındaki digital platformlarda şifreleme olacak" gibi bir şeyler diyordu ama postun görselini de TNT'nin kendi web sayfasından aldım. Digitürk müşteri hizmetlerinin ise zaten kendine hayrı yok, her arayana başka bir cevap veriyorlarmış.
Şüphelenmemek elde değil, maç başlarken bir anda şifre girilirse şaşırmam. Evdeki kutulara TNT geldi mi bilmiyorum. Gelmediyse kanal kurulumu yaptığımda çıkar mı emin değilim. Kablolu ise sadece mutfaktaki ufak televizyonda var, orada da maç falan izlenmez. Hiç risk almayıp dışarıda izlemek de var ama hiç zevk almıyorum. Konu hakkında bilgisi olan varsa paylaşsın lütfen ama her ihtimalde ufak bir anten, olmadı en azından aliminyum folyo edinmekte fayda var. Ben çatalı anten girişine tutturamıyorum da..
Şampiyonlar Ligi'nde Çarşamba'dan Kalanlar

Şampiyonlar Liginde Salı gollü geçmişti, Çarşamba da bol kartlı geçti. Biri Beşiktaş maçında olmak üzere sekiz maçta 6 kırmızı kart gösterildi, bunların ikisi Bordeaux – Bayern Münich maçında çıktı. Ev sahibi iki de penaltı kaçırdı, Ciani ilk golü kendi kalesine attıktan sonra beraberliği getiren isim olmuş. Grupta namağlup lider Bordeaux, Bayern Münich’in işi iyice zorlaştı.
Manchester United Beşiktaş’a çalıştı. Maçı izleyemedim ama özetlerden anladığım kadarıyla İnönü’deki maça benzer bir mücadele olmuş. Valencia’nın golü güzel ama benim aklımda daha çok yer eden pozisyon ise aynı oyuncunun direkten dönen şutu oldu. Öncesinde harika bir paslaşma var, videosunu bulursam bloga koyarım.
Gecenin bombası Bernabeu’da patladı, Milan geri düşmesine rağmen maçı Pato’nun son anlarda attığı golle kazandı. Dida’nın yediği ilk gol çok komik, jenerik olur. Casillas da ıslak zemini hesaplayamayınca boşa çıkıp hatalı bir gol yedi. Milan’ın bir de verilmeyen golü var, o pozisyon sonrası Raul’un yaptıkları ona pek yakışmamış. Maçı da Milan orta sahası çekip almış, Seedorf ve özellikle Ambrosini’nin gol paslarını bir kez daha izleyin. Muhteşem. Pirlo’nun golüne ise yorum yapmaya zaten gerek yok, sadece o golün Casillas gibi bir kaleciye atıldığını tekrar vurgulamak gerekiyor.
Chelsea Atletico Madrid’i çok rahat geçti, Lampard da attığı golle kulüp tarihinin en golcü 5 oyuncusu arasına girmiş. Kalou inanılmaz goller kaçırmış, hele boş kaleye auta attığı bir top var ki o da jenerik olabilir. Yine de ilk iki golü atıp maçı çözen isim de o olmuş.
Hulk hayallerimin Fenerbahçe forveti. Blogda daha önce kısaca ondan bahsetmiştik, bu adamı çok beğeniyorum. Dün de iki gol attı, goller dışında özetlerde gördüğüm her Porto hücumunda da onun imzası vardı.
VFL Wolfsburg 0-0 Beşiktaş

Volkswagen Arena zor bir deplasman ve Wolfsburg etkileyici bir takım. Buradan alınan bir puan başarı ve en azından üçüncülük için önemli bir adım. Mustafa Denizli de bunun bilinciyle sahaya bence doğru bir kadro çıkarmıştı. Her şeyi geçtim, Fink-Ernst ikilisinin yan yana olması takımı bir gömlek yukarı taşıyacak bir tercihti. Fink – Ernst kadar önemli bir diğer seçimi daha vardı, Bobo – Nihat ikilisi ile oynayıp belki de Beşiktaş’ın en son oynayacağı sistem olan 4-3-3’den vazgeçmişti.
.

Grafite’nin kırmızı kartı Beşiktaş için büyük bir şanstı, bir Türk takımı lehine Almanya’da o kararın verilmesi kolay değil. Şahsi fikrim kırmızı kartın ağır olduğu, herhalde sarı kart gösterilse de fazla gürültü çıkmazdı. İbrahim Kaş için sahtekar demeyelim de iyi yedirdi diyelim. Kırmızı karta çok şaşırdığını söyleyen Beşiktaş’lı arkadaşlarım da var. Wolfsburg eksilmeseydi son 10 dakika Beşiktaş için çok zor geçebilirdi. Bir de penaltı pozisyonu vardı, Nihat’ın yerde kaldığı. Verilebilirdi ama Nihat maç boyunca kendini birkaç pozisyonda o kadar komik ve gereksiz yere bıraktı ki belki de hak ettiği penaltıyı bu yüzden alamadı.
Wolfsburg 10 kişi kaldıktan sonra Denizli’nin yaptığı oyuncu değişiklikleri Fink-Uğur tercihi dışında bence yerindeydi ama biraz daha erken gelebilirdi. 10 kişi kalan rakibe karşı bu sezonun hastalığı aynen devam etti. Beşiktaş hücumda organize olamadı, eksik takıma karşı bilinçli ve düzenli hücum edemedi. İttire, kaktıra girilen 1-2 pozisyon var ama gol gelmedi. Bu maç sonrasında 3 puanın kaçtığı söylenemez ama alınabilirdi de. Alınsaydı çok ekstra olacaktı, 1 puanı riske atmaya gerek yoktu ve Beşiktaş istediğini alarak döndü.

Ferrari’nin sahanın en iyisi olduğunu söyledik, Sivok da ona eşlik etti. Rüştü’ye sürekli top gelmesi onu hep diri ve konsantre tuttu, iyi bir maç çıkardı. Savunma hattı haricinde benim gözüme çarpan bir diğer isim de Ekrem oldu. Çok koştu, çok mücadele etti. Nihat’ı biraz daha diri gördüm, iki forvet onun çok işine geliyor ama topa da bu kadar vurulmaz.. Ben uzaktan şutla attığı son golü hatırlamıyorum ama o ısrarla mesafe tanımadan vurmaya devam ediyor.
Bu puan bence üçüncülük için önemli. Wolfsburg’da ikinci maçta Grafite yok ama ellerinde bir de Martins var. İnönü’de kazanmaları benim için sürpriz olmayacak, hatta favorim de onlar. Beşiktaş’ın bu grupta ancak 3. olabileceğini düşünüyorum. İnönü’de alınacak 4 puan onları da UEFA Avrupa Ligi’ne getirecektir.
21 Ekim 2009 Çarşamba
Gece Güzel Geçmiş..

20 Ekim 2009 Salı
"Zeki" Star Tv

Şampiyon Ross Brawn

Formula 1 2009 sezonunda takım ve pilotlarda zirve Brezilya’da belli oldu. Her ne kadar kağıt üzerinde en üstte gözüken pilot Jenson Button olsa da, şampiyonluğunda onda bile daha çok payı olan Ross Brawn benim gözümde sezonun tek şampiyonu oldu.
Brawn GP ortaya çıkardığı üstün araç ile sezonun ilk yarısında rakiplerine büyük bir üstünlük sağlamıştı. Bu dönemde Jenson Button 7 yarışın 6’sını kazandı ve sonra kelimenin tam anlamıyla savunmaya geçti. Bunu başarmak da tabii ki önemli bir iş. Bir yerde okudum ne kadar doğru bilmiyorum ama sanırım Button bu sezon sadece start ve pit stoplarda geçilmiş, pist üzerinde değil. Yine de sezonun ikinci yarısında hiç yarış kazanamayıp sadece bir kez podyuma çıkan bir sürücünün şampiyonluğu çok da tat vermedi. Bu yüzden tebriklerin tamamını olmasa da çoğunu Button değil Ross Brawn hak ediyor.
Barrichello’nun şampiyon olmasını tercih ederdim. Takım içinde biraz Button’ın kollandığı hissediliyordu, Barrichello da bunun sinyallerini sezon içinde vermişti ama yine de Brezilya sonrasında Button şampiyonluğu kutlamak için ülkesine çabuk dönebilsin diye özel uçağını ona tahsis etmiş. Güzel bir insan, sevmeyeni herhalde yoktur.
McLaren son yarış öncesinde Ferrari’nin 1 puan önüne geçti. Ferrari araç gelişimini çok uzun süre önce durdurmuş ve bütün gücünü 2010 sezonuna vermeye başlamıştı. Buna rağmen alınan puanlar ve gösterilen direnç tatminkar, araç üzerinde sezon boyunca çalışan McLaren daha yeni öne geçebildi. Belki son yarışta Ferrari tekrar öne geçecek.
Fisichella ise üzdü, bir şeyler başarabileceğini düşünmüştüm. Demek Luca Badoer’e boşuna kaptırmışız, bu işler o kadar kolay değilmiş. En azından Fisichella Abu Dhabi’de 1 puan alsa da Ferrari kariyeri 0 puan ile bitmese.
Bir an önce 2010 sezonu başlasın. Formula 1 izlemeyi özledim.
PES 2010

Dün ilk kez oynadım ve çok beğendim. Tabii ki her yeni PES’de olduğu gibi başta zor geliyor ama ilk oynayışımda bu kadar net beğendiğim bir PES daha önce hiç olmamıştı. Kale, zemin ve oyunculardaki grafik gelişimin yanı sıra özellikle pas ve şutlardaki reaksiyon zamanının biraz geç olması oyunu çok gerçekçi bir hale getirmiş.
Topu alıp 60 metre gitmek kolay değil, hızlı koşmak hareket kabiliyetini çok daha fazla kısıtlıyor. Hızlı oyuncularla topu alıp yardırmayı sevenler bu oyunda zorlanacak. Pas atmak eskisinden çok daha zor, zamanlamayı çok iyi ayarlamak gerekiyor. Kafa toplarında da adamı topun düşeceği yere götürmeniz gerekebiliyor, topa vurmak için ise yine zamanlama çok önemli. 4 saat falan oynadık, herhalde 8-10 maç yapmışızdır ve bir kırmızı kart bile çıkmadı. Hakemler sertliğe daha fazla müsade ediyorlar ki ben sevindim ama bazen abartabiliyorlar.
4 kişiydik, hepimiz oyunu çok beğendik. Belli ki bol bol sabahlayacağız.
19 Ekim 2009 Pazartesi
Gaziantepspor 2-1 Fenerbahçe
Konu Fenerbahçe olunca Polyanna olmayı tercih ederim, olumsuzlukları herkes hırsla yazarken ben olumlu şeyleri bulmaya çalışırım. Antep’den alınacak 3 puan benim için ekstra olacaktı, mesela maça bahis yapacak olsam Antep galibiyetini denerdim. Bu takımın sonsuza kadar kazanacak hali yoktu ve bana hangi maçta kaybetmek istediğimi sorsalar “Galatasaray maçı öncesi oynacağımız maç” cevabını verirdim. Maç öncesinde sohbet ederken “belki Daum da böyle düşünüyor” diyordum. Deivid ve Güiza sakatken, Alex riske edilmek istenmiyordu ve yorgun Dos Santos ile Lugano da sahada yoktu. Fenerbahçe kazansaydı forma şansı bulan yedekler için büyük bir doping olacaktı, kaybedildiği takdirde ise sadece eksik takım çok zor bir deplasmanda puan kaybetmiş olacak ve Galatasaray maçı öncesi belki de gelmesi gereken bir uyarı alınmış olacaktı.

Fenerbahçe maça herkesin beklediğinden daha iyi başladı. Özellikle sol kanat çok iyi işledi ve gol de göstere göstere bu kanattan geldi. İkinci devre takımın oyunu tutacağını tahmin ediyordum ama Güiza’nın yokluğunda kontra atak sorunu da yaşayacağımızı düşünüyordum. Böyle de oldu. Fenerbahçe fizik olarak da düştükten sonra Gaziantepspor oyunun kontrolünü iyice eline aldı. Fazla pozisyon bulamıyorlardı ama özellikle Beto ve Erman’ın girişinden sonra gol geliyorum demeye başlamıştı. Daum’un eleştirilmesi çok normal, oyuna yaptığı müdaheleleri kabullenmek kolay değil. Gökhan tarafı çok aksıyordu ama ben olsam onu kenara almak yerine Kazım’ı çıkartıp Mehmet Topuz’u öne alırdım. Kazım’a dayanmak bazen gerçekten çok zor oluyor. Benim takımımda Wederson yerine kenara gelecek isim Carlos olurdu, oyuna da Uğur girerdi. Lugano’yu yorgunluktan dolayı kadroya almayan Daum’un milli maç öncesi bile bitkin olan Dos Santos’u tercih etmesi de ilginç. Mağlubiyeti bu değişikliklerin getirdiğini ne kadar doğru olur bilmiyorum ama Daum’un oyunun gidişatını değiştiremediği ve Gaziantep kenar yönetiminin hamlelerine karşılık veremediği de ortada.
Bu Fenerbahçe’nin en zor deplasmanıydı, galibiyet serisi ve rekor Fenerbahçe’yi hedef takım yapmıştı. İbrahim Kızıl-Aziz Yıldırım gerginliği de Antep’li futbolculara daha büyük primlerin vaad edilmesini beraberinde getirmiştir diye tahmin ediyorum. Böyle zor bir deplasmanda 3 puana bu kadar da yaklaşmışken almayı tabii ki isterdim ama Polyanna kimliğim bu maçın kazanılması halinde derbinin Fenerbahçe için çok daha zor bir hale geleceğini söylüyor. Olası bir Galatasaray galibiyetinde 10 yıllık serinin bitmesi ile beraber galibiyet serisi ve namağlup takım gibi ünvanların kaybedilme riski de takıma büyük bir yük olacaktı. Tokat doğru zamanda geldi, takımı nasıl etkilediğini önce Bükreş deplasmanında göreceğiz. Sonra da Pazar 20:00 için geri sayıma başlayacağız. Bir Galatasaray derbisi öncesi Fenerbahçe maç kaybetti, heyecanlanmamak mümkün değil..
14 Ekim 2009 Çarşamba
Büyük Başkan..
13 Ekim 2009 Salı
Rezilliğin Sonu Yok

Rezilliği daha önce buraya sık sık taşımıştık. Hatta bir yerden sonra ipin ucunu da kaçırdık. Yoğun iş temposu arasında duyduğum haber bana bu rezilliğin sonu olmadığını gösterdi.
Noat Samisa burada her şeyin kuralına uygun yapıldığını ve verilen kararın doğru olduğunu çok açık bir şekilde anlatmıştı. Benim yorumuma göre ise iş kalıbına uydurulmuştu. Muhtemelen bugün gerçekleşen transferler de kurallara uygundur, kağıt üzerinde bir sakıncası yoktur.
Ankaraspor'lu Baki Mercimek, Adem Koçak, Bilal Kısa ve Özgür Çek bugün Ankaragücü ile sözleşme imzalamış. Bu iki kulüp arasında transfer olmasına hala nasıl izin verilir inanamıyorum. Ayıp artık. Adamlar resmen hepimizle dalga geçiyorlar.
Ve ne yazık ki bu pis heriflerin icraatlerini küfür ederek izlemekten başka yapacak bir şey yok..
.
.
12 Ekim 2009 Pazartesi
Güney Afrika Öncesi Son Viraj

Milli Takım ile ilgili Şen Şef yazmış. Altına imzamı atarım, üzerine de bir şey söylemem. Türkiye ile birlikte dünyanın dört bir yanında birçok farklı ülke aynı hedef için mücadele etti, bazıları Çarşamba da bu mücadeleye devam edecek. Özetlerde gördüğüm kadarıyla diğer maçlarda olan bitenden biraz bahsedelim.
Belki de en heyecanlı mücadele 1. gruptaydı. Danimarka işi şansa bırakmak istemiyordu, bir önceki maçta Arnavutluk’a puan kaybetmiş olmaları da İsveç’in şanssızlığı oldu. Danimarka tek golle kazandı, Macaristan’ı yenen Portekiz de İsveç’in önünde ikinciliğe yükseldi.
Yunanistan 2. gruptaki avantajını Eylül ayında kaybetmişti, İsrail de sahasında Letonya’ya 3 puan verince ikinci sırada kalmayı başarmışlardı. Beklendiği gibi 3 takım da maçlarını kazandı ama Yunanistan zorlandı. Letonya bir şok yaşatıp son maçları çok acaip bir duruma getirebilirmiş.Yunanistan’ın attığı ilk gol ofsayt, 2. golün geldiği penaltı ise bana çok yalan geldi. Pozisyon Ali Aydın’ın Ahmed Hassan için çaldığı o olay penaltıyı hatırlatıyor. Bu penaltıyı veren de Chelsea-Barcelona maçının olay hakemi Norveçli Ovrebo. Bu sonuçlarla iş yine Çarşamba’ya kaldı ama İsviçre’ye liderlik için 1 puan yetiyor.
3. grupta sürpriz var. Slovenya deplasmanda Slovakya’yı yenerek liderlik için umutlandı, Çek Cumhuriyeti’nin ikincilik umutlarını da bitirdi. 4. grupta ise Rusya liderlik için sahasında Almanya karşısına çıktı ama son 20 dakikayı 10 kişi oynayan rakibi karşısında tek golle kaybetti.Öne geçecek pozisyonları bulmuşlar, mağlup duruma düştükten sonra da beraberlik için çok bastırmışlar ama gol gelmemiş. Bana göre verilmeyen bir de penaltıları var. Almanya’nın golü de hazırlanış olarak çok güzel, asist de Mesut’dan. Özetlerden izlediğim kadarıyla Mesut sanki iyi oynamış, her pozisyonun içindeydi. Direkten dışarı giden çok da güzel bir şutu var.
Bizim grupta İspanya süpürmeye devam ediyor, 6. grupta ise İngiltere’nin serisi son buldu. Bu maç sonrasında İngiltere’de neler konuşuldu, Hırvatistan cephesinden neler söylendi hiç bakamadım ama çok merak ediyorum. Ukrayna kazandı, Hırvatistan’ın umutları -30 averajla 0 puanı olan Andorra’ya kaldı. İngiltere 75 dakika 10 kişi oynamış, Shevchenko penaltı kaçırmış. Hırvatistan’dan alınacak bir intikam için İngiltere’nin mağlup olduğu düşüncesi saçmalık, kırmızı kart çok erken gelmiş ama yine de Hırvatistan’ın o efsane maçta Wembley’de ortaya koyduğu duruşun bu maçta İngiltere’de görülmediği ortada.
7. grupta iki maç 5-0 bitti. Fransa’nın 5 golü için normal denebilir, gerçi ben bu Fransa’nın tek farkla kazanmasına da şaşırmazdım. Sırbistan’ın ise Romanya’yı bu kadar ezeceğini tahmin etmiyordum. Liderliği garantilediler, bu gruba damgalarını vurdular. 8. grupta ise iki namağlup takım karşılaştı, İtalya ile İrlanda Cumhuriyeti berabere kaldı. Avrupa’da taraf olduğum takım İtalya’dır ama bu maçta İrlanda’ya da yazık olmuş, biraz kaleci kurbanı olmuşlar. 86. dakikada öne geçip maçtan bir puan ile ayrıldılar. İtalya bu sonuçla Güney Afrika’ya gitmeyi garantiledi. Son şampiyonun play-off oynaması yakışık almazdı.
3. grup haricinde liderler belli oldu, play-off’a katılmak için mücadele Çarşamba günü devam edecek. Kuzey Amerika’dan kimlerin geldiğini bile bilmiyorum, hiç ilgimi çekmedi. Maradona ve Arjantin’in damga vurduğu Güney Amerika elemelerinde ise nokta Çarşamba günü konacak. Arjantin-Peru maçını hafif alkollü bir şekilde yarım yamalak izleyebildim, son 10 dakikayı ise kaçırdım. Meğer tarihe geçen bir maç kaçırıyormuşum da haberim yokmuş, Tanrı Maradona’ya elini tekrar uzatmış. Ekvador da Forlan’dan son dakikada yediği penaltı golüyle umutlarını Uruguay’a devretti. Çarşamba günü bu iki takımdan yine tarihe geçecek bir maç çıkabilir..
11 Ekim 2009 Pazar
Vasat bir takım mıyız? Evet. Şaşırmalı mıyız peki?

Belki yeterince futbol izlemediğimiz için. Çok sert bir giriş oldu değil mi? Biz de futbol izlemiyorsak yeterince kim ne yapsın? Türkiye'deki kadar şifresiz futbol yayınlanan kaç ülke vardır ki? Bütün ligler önümüzde. İddaa yüzünden cayır cayır takip edilen komik ligler, takımlar bir yana, önemli liglerin önemli maçlarını kumar harici de seyreden ciddi bir insan topluluğu olduğunu düşünüyorum. Ve evet, hakikaten futbolla yatıp kalkan bir toplumuz. Geyiğiyle desek belki daha doğru olur, neyse. Konuşmasını, atıp tutmasını seviyoruz, bloglar kuruyoruz, sms gönderiyoruz saçma sapan proglarımın altında ticker box'tan geçsin diye. Beden derslerinden önce birbirimize giriyoruz şu şöyledir bu böyledir diye. Tost yaptırdığımız amcayla ayak üstü iki yönlü orta saha oyuncusu muhabbeti yapıyoruz.
Belki yeterince futbol oynamadığımız için. Yuh. Bütün o sokaklar, halı sahalar, okul bahçelerinde ne oynanıyor peki, kriket değil heralde. Gazete kağıtlarını sıkıştırıp koli bandıyla top haline getirip salonda cam çerçeve indiren bizim çocukluklarımız değil miydi? İki metrekare çim görünce 50 yaşındaki abilerimiz hemen rövaşata çekmiyor mu? Kaçan topun arkasından "abi top top aabi topu atsana" çağrısına cevap veren abi, ayağındaki mokasenleri unutup da, topu yan bahçeye ayakkabısının sağını da üçüncü kata fırlatmıyor mu heyecandan? Veya bir diğer abi yoldan geçerken "at bakıyım bi, at göğsüme" diye eliyle göğsüne pıt pıt vurup, atılan topu düzeltip müthiş bir ilk dokunuşun ardından İlhan Mansız hareketi yapmıyor mu, elindeki yoğurt, ekmek ve cola şişesi olan torbayla?
Hani diyeceğim ki, nizami futbol sahasında oynama şansını çok azımız buluyor, futbolun takım sporu olmasıyla alakalı tecrübemiz az. Antrenmanından, saha içi organizasyonundan uzağız. Tamam ama bu mesleğin içinden gelen yorumculara ne diyebiliriz ki? Kamuoyuna yön veren bu tecrübeli abiler hergün başka yorum yapabiliyorlar zaten. Aslında sadece talep ediyorlar onlar, veya hesap soruyorlar kabaca özetlersek. Taraftar gibi.
Peki bütün bunları neden yazdım? Milli takımın durumu çok konuşulacak şimdi. Fatih Terim'in gitmesi gerektiği konuşulacakı, gerek kalmadı, kimin gelmesi gerektiği konuşulacak. Del Bosque'nin yaka paça kovulup Rıza Çalımbay'a görev verilen bir ülkedeyiz öte yandan. Neyse kötü örnek emsal değildir diyelim buna geçelim. Bu elemelerde aldığımız sonuçlar sağlam bir tokattır hepimize. Ama sanki ihtiyacımız vardı be dostlar. Euro 08 yarı finalinin etkisi anca dağıldı. O turnuvaydı ki son maça kadar hiç beğenmedim, Almanya maçında şaşkına döndüm sadece. Bir kez ve sadece elenirken top oynamıştı takımımız. İsviçre maçından önce bile galibiyet beklemiyordum oysa. 4-3-3 oynayacağımızı duyurdulardı turnuva öncesi. Hangi santrforla? Nihat. Anca belki Semih'le olur diyorduk da, ne anlamı vardı böyle birşeyi zorlamanın bilemiyorduk. Meğer zorlamakmış asıl strateji, taktik. O gün (Almanya maçı) bugündür de doğru dürüst tek maçımız yok milli takım olarak. Peki ondan önce? Hamit'in son dakika şutlarını yumurtlayan Norveç kalecisi kimdi yahu, veya Nikopolidis'in kariyerindeki en kötü maçı neredeydi? Bu takımın oynadığı oyun eridikçe eridi senelerdir. Zaten 90'ların sonuna kadar hiç yoktu neredeyse. Eee? Kadro kalitemiz, potansiyelimiz nedir gerçekten yahu?

Şudur; bir futbol mantalitesi benimsenir ve istikrarlı olarak üstüne gidilir, bu mantaliteyi tamamamen özümsemiş vasatüstü belli bir oyuncu sayısı yakalanır. Takım içi bütünleşmeyle taraftar desteği bir olur, yeri gelir İspanya'dan 5 yenir ama Malta'yla berabere kalınmaz, yeri gelir Almanya'yla berabere kalınır ama Costa Rica geçilir. Olup olacağı da odur. Ha daha fazlası denilecekse de Türk futbol altyapısının tesis ve antrenörleri sorgulanır. 20 yaşından sonra kimsenin (istisnalar kaideyi bozmaz) neden kendini geliştirmeye merakı kalmaması konuşulur.
Toparlamak gerekirse, ortalama bir kadromuz olduğunu ve aldığımız sonuçların normal olduğunu düşünüyorum. Teknik direktörümüz de fevkalade kötüydü bu son dönem, kadro tercihleri ile, belli bir mantalite tutturamamasıyla, kısaca her haliyle istikrarsız; üstelik siniriyle ve negatif insan ilişkileriyle antipatik. Tabi Fatih Terim'in resimden çıkmasıyla da bu kadronun vasat olduğu gerçeği değişmeyecek. Lakin, bu kadronun daha iyi bir takım olabilmesi umudu geri gelecek. İşte o umudun gözlerimizi kör etmesine izin vermeden, futbolcu havuzumuzun da yerini doğru analiz edebilmemiz için, dahası, akıl-sinir ve ruh sağlığımız için, bir fırsat var önümüzde. Temiz defterler alına, 4 ortalı en az, kaplana kırmızı kaplama kağıtlarıyla...
9 Ekim 2009 Cuma
Tv'de Futbol / 10-11 Ekim

6 Ekim 2009 Salı
"Kaptan" #9

"O futbolcu olmak isteyen çocuklar için bir ilham kaynağıdır."
Alex Ferguson
.
Ryan Joseph Giggs
Manchester United / 1987
814 maç / 150 gol
.
.
"Kaptan" #8
"Kaptan" #7
"Kaptan" #6
"Kaptan" #5
"Kaptan" #4
"Kaptan" #3
"Kaptan" #2
"Kaptan" #1
Fernando Alonso & Kimi Räikkonen

Ferrari taraftarı olan kimse Fernando Alonso’yu sevdiğini içine sindirerek söyleyemez, bu bir gerçek. Ben nefretimden dolayı iyi bir pilot olduğunu da kabul etmezdim ama bu düşüncem onu izlemeye devam ettikçe değişti. Sık sık “sanırım bu adam en iyisi” diyordum. “Sevmiyorum ama o kadar da nefret etmiyorum” diyebilmem ise McLaren’in hırsızlık davası ile başladı. Her şeyin ortaya çıkmasında onun da payı büyüktü. O eski itici hareketlerinden ve terbiyesizliklerinden de vazgeçmişti.
Alonso’nun aksine Kimi Raikkonen’i ise Ferrari sevenler arasında herhalde sevmeyen yoktur. Ben de çok severim. Ferrari öncesinde de severdim, McLaren için yarışırken de nefret etmedim. Kazandığı efsanevi şampiyonluktan sonra beni sık sık hayal kırıklığına uğrattı, pek iyi sezonlar geçirdiği söylenemez. Konsantrasyonunu kaybetmiş gibiydi, sanki onu zorla yarıştırıyorlardı. Gitmesinin Ferrari için de kendisi için de daha iyi olduğunu düşünmeye başlamıştım ama yine de “gitsin bu takımdan” diyemiyordum. Raikkonen’i önümüzdeki sezon kırmızıların içinde göremeyecek olmak üzücü ama sanırım takımdaki misyonunu tamamlamıştı. Umarım gelecek sezon Mclaren ile değil de kazanmasını isteyebileceğim bir takımda yarışır.
Bu imzanın maddi boyutunu tartışmanın pek anlamı yok, belli ki Ferrari işin o tarafından kendisine büyük fayda sağlayarak çıkıyor. Takımın ekonomisi ile ilgilinecek kadar da taraftarı değilim, ben sadece piste bakıyorum ve bence Fernando Alonso’nun transferi işin bu tarafında da Ferrari’ye çok şey kazandıracak. Neticede dünyanın en iyi pilotu gelecek sezon dünyanın en iyi takımında yarışacak.
Hoşgeldin koca kafa, güle güle buz adam..
5 Ekim 2009 Pazartesi
Fenerbahçe 3-0 Gençlerbirliği
4 gündür çok çalışıyorum, evde geçirdiğim zaman çok az. Dün de maça iş yüzünden gidemedim, Digiplus sağolsun gecenin köründe eve geldikten sonra izleyebildim ama belki de tribüne en çok keyif veren maçı kaçırmış oldum. Sahada maç boyunca koşan ve mücadele eden takım tribünleri de hareketlendirmiş, dün Kadıköy’de çok keyifli bir 90 dakika geçmiş.İlk devre az pozisyon olmasına rağmen iki takımın oynadığı futbol da izleyenlere keyif verdi. Gençlerbirliği gerçekten iyi bir takım ki düne kadar aldıkları sonuçlar da bunu gösteriyordu. Bu takım geçtiğimiz hafta maçın başında iki farklı geriye düştükten sonra Trabzonspor’u zor durumlara düşürmüş ve bir puanı kurtarmıştı. Pozisyonsuz geçen ilk devrede Fenerbahçe Güiza’nın asistine Alex’in yaptığı net vuruş ile öne geçti ve devre de böyle sona erdi. İkinci yarı Gençlerbirliği iyice öne çıkmaya başladı, Fenerbahçe de pozisyon vermemeyi öncelik kabul ederek ama mücadeleyi bir an bile bırakmayarak rakibini bekledi. Plan yine tuttu, rakibe yine fazla pozisyon vermeden iki gol daha buldu.

Bilica da 3-4 maçtır harika oynuyor. Daum’un yeni Luciano’su da o oldu. Belli ki direktif verilmiş, Volkan bile topu aldığında önündeki Luganoya vermiyor, Bilica’yı arıyor ve ona veriyor. Fenerbahçe’nin merkez ikilileri gün geçtikçe ve alışkanlıkları arttıkça daha iyi oluyor. Bilica-Lugano ve Emre-Cristian gerçekten harika bir omurga. Takımda şu an tek sorun Güiza ve Andre Santos’un formsuzlukları. Güiza için Kadıköy zaten çok zor, deplasmanlarda daha rahat. Formsuz da diyemiyorum, çok olumlu işler de yapıyor. Sanki yetenekleri kısıtlanmış gibi, topa hükmedemiyor ama çok koşuyor ve oyunu hiç bırakmıyor.
Dün mücadele gücünü arttıran isimlerden biri de Mehmet Topuz’du. Ben beğendim, çok istekliydi ve inanılmaz koştı. Mevkisi yüzünden belki çok efektif olamadı ama içeri kat ettiği her an Fenerbahçe’nin hücumda tehlike yaratma şansı da artıyor. Kazım ise sağ kanatta belki hücum adına çok daha efektif oynuyor ama benim tercihim Mehmet Topuz olur. Fenerbahçe’nin bir taktiği var, bazen bir anda inanılmaz bir çok pres yapıyorlar. Bu Emre’ye has bir özellikti ama dün ona Cristian ve Mehmet Topuz da eşlik etti. Dün bazen rakip ceza sahasında önünde bu üç isimden ikisinin rakip savunmaya bastığı pozisyonlar oldu.

Volkan bu sezon futbola çok konsantre. Çok ciddi oynuyor ve artık profesyonel görüntüsü veriyor.Unutmayayım, Özer’i de görmek çok güzeldi. Sanırım sesimizi duyurduk. Alex mi? Ben artık onu anlatmaktan yoruldum.
Fenerbahçe dördü deplasmanda olmak üzere 8 maça çıktı ve 24 puan topladı. Bu maçlarda 17 gol attı ve sadece 3 (üç) gol yedi. Kim ne anlatırsa anlatsın ben oynanan dengeli ve olgun futboldan memnunum. Bu takıma da az takviye yapılmadı, böyle bir başlangıç yapmak hiç kolay değil. En azından ben hayal bile edemezdim. 8 haftadır izlediğimiz bu takım belki Türkiye Ligi’nin en iyi takımı olmayabilir ama şu an ki görüntüsüyle Türkiye Ligi’ne en iyi takım Fenerbahçe.
2 Ekim 2009 Cuma
İmparator..

Bu kez de tombaladan Ceyhun Eriş ve Yusuf Şimşek çıktı. Hatta belki Rüştü’yü de sayabiliriz.
Fatih Terim gerçekten bir imparator. Dalga geçmiyorum, ülkenin milli takımını bir imparatorun ülkesini yönettiği gibi yönetiyor. Futbolun en güçlü ismi o, hatta onun gibisini hiç görmedik. Ne isterse yapar ve kimse ağzını açamaz. Kimse ondan hesap soramaz ve onu sorgulayamaz..
1 Ekim 2009 Perşembe
FC Sheriff 0-1 Fenerbahçe

Üzerine çok konuşulacak bir maç değil, tam böyle geçmesini bekliyordum. Golü yedikten sonraki dakikalar hariç..
Konrtol hep Fenerbahçe’de kaldı. Belki çok pozisyon gelmedi ama bir ara bir şekilde gol bulacağımız belliydi. İkinci devreye gol atmak için daha istekli başlayan takım golü de buldu..
Sonrası ise can sıkıcı. Yetenekleri kısıtlı bir takıma karşı bütün maç elinde tuttuğun kontrolü öne geçtikten sonra kaybediyorsun. Topa sahip olup maçı rahat rahat bitirmek varken anlamsız bir şekilde rakibe gelme şansı veriyorsun. Çok bir şey yapacak güçleri yok ama futbol bu, salak bir şut birine çarpıp gol olur, sonra da çıkarmak için uğraşırsın. Şu maçın son dakikaları tırnak yiyerek geçmemeliydi. Neyse, neticede kazanmak güzel..
CSKA Moskova 2-1 Beşiktaş

Beşiktaş’lı arkadaşları çok iyi anlıyorum. Fenerbahçe’nin sıfır çektiği seneyi aklıma getiriyorum da, her kaybedilen maçın böyle bir hikayesi vardı. Lyon’u Kadıköy’de, Leverkusen’i ise hem içeride hem dışarıda yenebilirdik. Barcelona deplasmanında 1 puan da son dakikada kaçmıştı. Demek ki Mustafa Denizli ile hep böyle oluyor. Maç sonlarında “Şu şöyle olsaydı, bu böyle olsaydı kazanırdık” gibi cümleler kurulurken bir anda 6 maç geçip gidiyor.
Maçı 2-1 kazanan CSKA’nın Beşiktaş’ın yakaladığı gol pozisyonları kadar net olan bir pozisyonu yok. Bu söylediğime goller de dahil. Sürekli topun arkasında kaldılar ve çok koştular, tek yaptıkları belki de buydu. Uzaktan atılan çok güzel bir şut ve bir de Rüştü hatasıyla 3 puanı aldılar. Beşiktaş vasat bir takıma karşı kazanabileceği bir maçı kaybetti.
Neden Rüştü oynar, Serdar Özkan belki de kariyerinin en iyi döneminde kenarda oturur bilinmez. Fink-Ernst ikilisinin bozulmasındaki mantık nedir, Yusuf tercih edilecekse Tabata neden alınmıştır anlaşılmaz. Ekrem’i bek oynatmak varken İbrahim Kaş nasıl gelir gelmez sanki yerli Cafu’ymuş gibi forması en garanti isim olur herkes merak eder. Bu soruların cevapları Mustafa Denizli’de ama Beşiktaş’lılar bile bunları tekrar tekrar sorgulamaktan sıkılmış durumdayken benim aynı şeyleri yazmaya niyetim yok.
Gruptan çıkmak ya da UEFA hedefini devam ettirmek için Wolfsburg deplasmanından en az bir puan almak gerekiyor. Beşiktaş bunu yapabilir mi? Kağıt üzerinde evet mümkün ama.. Aması var işte..



