12 Ocak 2011 Çarşamba

Kadro vesaire

Dünkü maçı seyredip de hala Ayhan üzerinden kadro eleştirisi yapan herkese;
İlk yarıda takıma bakıyorum, 2 tane futbolcu var bizim formalı. Biri ışık veren (ve golde de hatalı olan malesef) İnsua, diğeri de tanımayan birinin "bu adam heralde gençliğinde üst düzey top oynamış" diyeceği Ayhan Akman. Sev sevme kardeşim bana ne, de, pozisyon bilgisi, oyunu okuma, teknik kapasite olarak 18 numaranın takıma yetmediğini söyleme. Çünkü o zaman Aydın'ı, Barış'ı, Balta'yı filan nerene sokacağını şaşıracaksın. "Dışarıda taraftar var mı" demesinin dışında bir nedene dayandıramayacağın nefretini unutmadan Serveeet diye bağıran da sensin işte kabul et.

Sonra, yukarıda adı geçenlerle birlikte asıl listeyi yapalım madem.

Serdar Özkan'ın tribünlerce ve teknik yönetim tarafından sezon sonuna kadar hırpalanmasını istiyordum ama o kadar bile kredi yaratamadı kendine. GÜLE GÜLE demenin gülme kısmını şimdi daha iyi anlıyorum gidişiyle.

Ali Turan konusunda hiçbir zaman ciddi bir sıkıntım olmamıştı benim. Stoper olduğunu ve kanımca Zan'dan iyi olduğunu yeniden not düşelim. Kendine gelmesi büyük ihtimal gelecek sezonu bulur ama apar topar kovulmasındansa neden kiralanmadı anlayabilmiş değilim.

Barış Özbek en iyi maçında 10 üzerinden 7 oynamıştır, koşar moşar da dağınıktır, savruktur, üzerine plan yapılması zor bir oyuncu, şayet plan kaosu alevlendirmek değilse. Olup olabileceğini oldu artık, hiçbir yanıyla da matah değil. Ayhan'ı gözü kapalı bir sezon daha kadroda tutarım da Barış'a bir kuruş vermem, ben.

Aydın Yılmaz. Bir cümle bile yazasım yok gerçi, daha önce söylenmemiş birşey de yok kafamda. Yolu açık olsun, haa daha gitmedi di mi? Gitsin artık madem.

Hakan Balta, Servet Çetin ve Gökhan Zan. Bursaspor'da olsalar alabilmek için bir taraflarımızı yırtıyor olacaktık değil mi? İşte onlar da gelebilmek için aynı yerlerini yırtıyor olacaklardı büyük ihtimal. Yırtmadıkları sürece vasat altı adamlar, milli takımmış, uyuyor işte. O milli takımın da hallerini gördük. Almanya'ya kök söktürüp defansı beceremediği için yenilen, Malta'da diş çektirircesine kaybeden milli takımın defansı işte. Kalsınlar mı kalmasınlar mı birşey diyemiyorum, Gökhan'ın aldığı yıllık ücrete küfretmekden gayrı. Kalsınlar belki, ama bir veya iki sağlam yabancı stoper de alınsın. Öyle olur.

Mustafa Sarp da heralde sezon sonu yolcudur, yaşı da futbolu da müsait değil artık bu formaya. Aykut Erçetin de yeterin artık, tartışmaya bile gerek yok. Kewell herhalde tamam diyecek sezon sonu, ama sanırım herkes bir yıl daha (maç başına anlaşılarak) kalmasını ister. Neill da aynı şekil.


O o şekil, bu şu şekil derken gelelim özgürlükler, kelepçeler bi'dir Kazım'a. Son dönemde Meira, Lincoln, Misimoviç hikayeleri dönmeseydi, Türk oyuncularla yabancılar arasında çifte standart vaziyetleri, bölünmüşlükler filan ortaya çıkmasaydı bambaşka konuşurduk belki de kendisini. Hiç cevaplan(a)mayan sorular olmassaydı son 3-5 seneye dair başka açılardan görmeye çalışırdık belki. Herşeyi bir yana bırakıp da salt futbol olarak bakarsak Serdar Özkan'la Aydın Yılmaz'ın toplamından fazlası vardır diyebiliriz. Sadece dün attığı gol ile bile Pino'dan daha fazla merkez hücumcudur da diyebiliriz. Bir de üstelik Türk pasaportundan dem vururuz. Lakin yukarıdaki tablonun sonuna eklendiğinde yutamadık işte kolay kolay. İki gol daha atsın, hazımsızlığın ha'sı kalmayacağı gibi, 2 hafta üstüste o meşhur vurdumduymazlığını göstersin, kendisine ve onu alanlara edilecek küfürün de haddi hesabı olmaz.

Culio ile ilgili ise konuşmak için erken. Tekniği, ayağı daha iyi bir Mustafa Sarp'a dönüşmesinden tırsıyorum ben biraz. Asıl Hakan Şükür'ün ne kadar övdüğüne şaşırdım kaldım ben dün. İsimsiz ya, maliyeti nispeten düşük ya, kramponundan şıra içecekti neredeyse. Nasıl bir ego sıkıntısıdır kardeşim anlamadım gitti.


Son olarak Arda'ya değinmem lazım. Sanırım Arda hayatında ilk kez futbol olarak bu kadar geriye gitti sakatlık makatlık derken. Eski haline dönmesi onun için yepyeni ve zorlu bir süreç olacak. İlk yükseliş başka, düştükten sonra aynı yere çıkmak başkadır, bu da futboldan ziyade hayatla alakalı. Umarım ülkecek üzerine çok gidip mundar etmeyiz kendisini. Tugay'a şimdi çok saygı duyanların vaktinde benzer durumda ona nasıl davrandığını unutmam, o kendini kurtardı, Arda da kaçarak kurtulmak zorunda kalmamalı.

Çetiiiiiin....





Serveeeeeettt...

Ulan ne devler devirdik beea diye diye gel şu stadın son gününe, ondan sonra Beypazarı Şekerspor'a karşı yenilerek veda etme kabusunu gör, ondan sonra da o kadar adam içinden 76 numara gelip rövaşatayla kurtarsın seni. Sonra, Serveeeett...

Sktrolgit çeken taraftarın şukunu vereyim hemen. Öte yandan ne olursa olsun, kim olursa olsun konu, önemli olan üstündeki forma işte ne yaparsın. Hagi'nin nasıl sevindiğini gördünüz mü gollerden sonra? Kupada yola devam etmek midir sebebi, ya da kendi kariyeriyle filan mı alakalıdır? Hayır. Gecenin asıl anlamının yarattığı sorumluluktur bence. Serveeeeettt de öyle birşey işte.

Son damlalar



Çılgın sellerden geriye damlalar kaldı, tek tük, saf damlalar. Bir de promosyonel, profesyonel, kurgusal hisler, klipler ve şiirler. Üzülmeliyiz, kahrolmalıyız filan demiyorum, ya da *ruh*, *endüstriyel*, *175TL* filan kullanmıyorum bu yazıda. Sadece kendi hayatımızın, anılarımızın kapanan bir odası olmasıyla önemli, başka birşey değil. Tugay ağlarken hepimizi ağlattı ya, işte aslında o da, biz de, kendimize ağlıyoruz; zamanın geçmesiyle ilgili bir yüzleşmenin yoğunluğudur işin aslı. İnsan nasıl cenazede ölen kişiye değil de kendisinin onsuzluğuna ağlarsa, işte öyle birşey.



Ben şahsen "bu işlerin bittiğine", yani "endüstri"nin, pahalı biletlerin, locaların taraftarlığı öldürdüğüne, (artık neyse o) *duruş*umuzu yok ettiğine filan inanmıyorum.



Öncelikle ne duruş, ne benzeri yakıştırmalar öyle pek gerçek şeyler değil, konu Türkiye'de taraftarlıksa. Her dönemde iyi ve kötü örnekleri vardır ve önemli olan şehir efsanelerine ve camiaların kendi kendilerini böbürlemelerine fazla takılmamak. Sonrası daha kolay yemin ederim. Amanın da şöyleydi o zamanlar, böyleydik şu zamanlar diye anlatılan dönemlerde yığınla maça gittim. Herşeyin iyi gittiği zamanlarda, akıllı, tavırlı, tek-ses tribünlerin, işler kötü giderken sabırsız, vefasız, ahlaksız ve her-kafadan-ayrı-ses olduğuınu da gördüm. Defalarca hiddetlendim renkdaş taraftarıma, kendimi zor tuttum bir yığın insana gider yapıp linç edilmemek için. Yalnızdım zira çoğu zaman, benimle aynı düşünen çok kişi ağzını açmadı çünkü, destek olmak bir yana. Ama bazen de karışmışlığın, umutsuzluğun içinde bir anda (hem de) numaralıdan yükselip bir anda stadı kavrayan "Rerere Rarara"yla maçların döndüğünü de tüylerim diken diken hatırlamaz mıyım?



O yüzden hatırlamakta fayda var, veda edilen sonuçta mimari bir yapıdır, ne ruh, ne de sevgilidir. O ruh da, ruhsuzluk da, akıl da, aptallık da, sevgi de, sinir de, hepsi bizimle beraber Seyrantepe'ye gelecektir, içiniz rahat olsun. Nasıl şampiyonluklar ve hüsranları gördüysek Mecidiyeköy'de, nasıl Trömsö'ye elenip Manchester'ı elediysek, nasıl 40 senede 3 farklı santrforunu neredeyse 40 gole taşıdıysa bir sezonda, o ateş de bizimle beraber yeni mabedde yanacaktır. İlk kez bu stada ayak basışımı anlatmıştım ilk postlarımdan birinde. Buraya yazdım mı hatırlamıyorum ama, arkadaşlarımla kavgasını da yapmışlığım vardır, çünkü evet modern şartlarda maç seyretmeyi hak ederiz, ama bu herşeyden önemli değildir. "Kendi evin duygusu"ndan mesela. Aldığı sonuçlara bakmadan o formanın evine gitme duygusundan. Ülkenin, dünyanın dört bir tarafında bir kez göremediği için kahrolan Galatasaraylının duygusundan bağımsız olarak düşünülemez çünkü o eve gitmek...

Aslında çok üzülmemek gerek derken ne kadar üzüldüğümü ele verdiğimi de fark etmiyorum sanmayın, ama Ali Sami Yen Stadı nasıl bizimle var olduysa Seyrantepe TT Arena da olacaktır demek istiyorum.





Son olarak her yerde kendi kendimize anlattıklarımızı bir de UEFA'nın sitesinden link geçelim (onlar söylemeden inanmıyoruz ya bazen, mazallah :) ). Elveda Sami Yen, seni çok sevdik, asla unutlmayacaksın...

5 Ocak 2011 Çarşamba

O stad kapanır



UA filan da coştu, Kazım Prens Ferdinand olabilir. Açılışta olay çıkabilir, Sivas maçı yeni stadda sessiz oynanır. Ya da bu işte başka bir iş var.

4 Ocak 2011 Salı

Necati ve Kazım ve Kazım ve Kazım Zım Zım zımzmzmzzzzz....




Tekelsever bloggerlardan BiraSigaraFutbolcular, Galiba Necati'ye ihtiyacımız var demiş. Mantıklı geldi okuyunca. Tita'yı da kabul edebilirim ben aynı mantıkla. Öte yandan Kazım Kazım gerçekten gelirse TT filan yalan benim için ne kombine ne bireysel. Bu kez de yine pek sevdiğim Chao'ya veriyorum mikrofonu: O bahsettiğiniz karakter buysa, ta karakterinizi sikeyim ben sizin.

Cipolla Not Out !





Arkhe kardeşimiz yeminini etti, dağıtım vakti geldi neredeyse, ben daha bir post atmadım. Yazıklar olsun bana. Kendisi kahraman bir jandarma olarak Trakya bölgesini savunuyor, içiniz rahat olsun. Ayrıca Fenerli balı (!) olarak kimilerinin lanse ettiği üzere, dağıtımı İstanbul'a çıkması kuvvetle muhtemel olan Arkhemiz umarız bir Brian Steel Nielsen tadında "çok iyi adamdı yea keşke kalsaydı biraz daha" duyguları yaşatarak tamamlar vatani görevini...

Sivil hayata dönersek, Galatasaray'ın artık umursamamaya alışmaya başladığımız rezalet durumu, futbol ile olan alışverişimi minimum düzeylere indirdi. Okuduğum blog sayısı, seyrettiğim futbol süresine paralel olarak düştü. Gene de Galatasaray maçlarını izliyorum tabi yanlış anlaşılmasın, ama boş bakan gözler ve tutkusuz yüz ifadem için birşey diyemem. Bu kadarı geliyor içimden. Yine de ev halkı memnundur heralde evin haftasonları bağırış çağırış, küfür kafir dolmamasından. Ve hala internette e-mailimden sonraki ilk adresim bir spor sayfası, üstelik hiç istemediğim transferler olmuş mu diye bakmak için.

Evet, herkes hemfikir neredeyse, Galatasaray'ın hazır, gelir gelmez oynayacak 3-4 transfere ihtiyacı var. En azından kupayı kazanmak ve "düşüyonuz lan ehehe" geyiğinden sıyrılmak için. Necati, Formica ve de biri daha bekleniyor. Çok umurumda. Fazla para harcamasınlar yeter ki. Ali Turan'ı sallamışız bile, sanki Necati gelmese bile yolcu gibi duruyor. Misimoviç'i de kakalamaya çalışıyoruz biryere zorla. Elano gitti, Arda-Baroş daha dönmedi, Neill-Kewell bir süre yok falan filan.

Ben ise gerçekten karışık duygulardayım. Bu adamların ne daha fazla para harcamasını, ne de kadronun geleceğiyle ilgili kararlar vermesini istiyorum çünkü. Bugünün kurtulmasını da istemiyorum o kadar çok. İyice yansın, şöyle bir pisliği gitsin gibi karanlık hislerim var bütün TTArena gazına rağmen. Yönetimde, ama daha ziyade futbol şubesinde, taraftarda, kadroda bulunan pislik iyice yansın kabarsın da spatulayla kazıyalım. Hayal tabi. Benim futbol ve Galatasaray kümelerinin kesişiminde yürüttüğüm bütün akıllar da hayal zaten. Galatasaray'ı tutmanın çocukluktan beri bana salgılattığı adrenalin de endorfin de hayal kurabilmekle iligi ayrıca. (Şimdi burada gidilecek yollar var yazı olarak da ben onların ışıklı-gülümsemeli-nostaljik sokaklarına girmiyorum)

*******************************************

Başka yerlerde, Beşiktaş'ın yeni yabancıları bazılarını etkilemedi (bkz Arkhe - "daha iyisini gördük" dedi, GS'ın son 3 sezondaki flaş isimlerini kast ederek). Bendeyse ohannes tepkisi yaratmadı desem yalan olur. Hangi 5 Türk oyanayacağı ise daha önemli konu Beşiktaş'ta. Güzel top oynasınlar, ciğerimi yesinler, taraftar da sakin olsun kötü sonuçlarda, bu seneki soğukkanlılıkları sürsün biraz daha. Olursa seneye müthiş bir sezon, olmazsa ekim-kasım gibi Schuster-Mehmet Özdilek değişikliği bekliyor onları kanımca. O değilde forma çok kötü lan.


********************************************

Son olarak, son dönemde takip ettiğim bazı bloglarda dikkatimi çeken, beğendiğim veya konuşmaya değer bulduğum birkaç şeyi buraya taşımak istiyorum bugün. (Copy-paste'le ödev dolduran öğrenci gibi hissettim bir an kendimi)

  • Kaçıranlara: Bundesliga uzmanı ve pek şahane futboldan anlayan kişisi Borges'ten Hugo Almeida.
  • Yine Borges'ten Misimoviç'le alakalı hislerime tercüman olmanın ötesine geçen yazısı.
  • Maç Yazıları çok başarılı bir projeydi bence ama eminim sürdürmek kolay değil. Keşke devam etseler. Şu an için önemli olduğu kadar, gelecekte arşiv olarak çok önemli olurdu sanki. Zira gazetelerin maç yazılarından çok daha iyi işlerdi bunlar, online, etiketli bir biçimde biriktirilseler, arama yapınca bulunsalar kolay kolay, çok da güzel iyi olur taam mı?
  • Nadir Galatasaray sığınaklarımdan SorosçuAslanlar.com döktürmeye devam ediyor. Tükenişin Kronolojisi I, II ve III yakın geçmişte olan biteni güzel özetleyen bir üçleme örneğin. Yabancı oyuncu fetiş ve sorunsalı üzerine, vizyon muhabbetlerine, takım dinamiklerine yaptıkları ciddi, komik, realist veya ütopik giderleri beğenerek izliyorum.

12 Aralık 2010 Pazar

Ve Arkhe Gider


Biraz! geç kalmış (Yaş 31'den 32'ye yürüyor) askerlik görevini yapmak üzere Kırklareli'ye.

Ne kadar ilgilenecek bilmiyorum, açıkçası ondan çok da fazla umudum yok ama blog arada buralara uğrayan, diğer patron Şen Şef'e emanet.

Aslında daha farklı bir şeyler yazmayı düşünüyordum ama ne Perşembe gününün Sinan Erdem notları için, ne de sezon sonu tahminlerimin olduğu bir gidiş yazısı için vakit yaratamadım. Gerçekten değişik bir tempo oluyormuş, son günler orada oraya koşturmakla geçip gidiyormuş.

Bir aksilik olmazsa dönüş 18 Mayıs, en azından ligin son haftasına yetişiyorum.

Takip eden, okuyan, yorumlarıyla katkı yapan ya da bir şekilde yolu buradan geçen herkese eyvallah.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Akatlar'da Iverson

Hafta sonu gidiyorum ve uzun bir zaman buralarda olmayacağım. Geldiğimde Iverson ülkesine dönmüş olabilir, neticede Beşiktaşlı arkadaşlar her ne kadar onun burada olmaktan çok mutlu olduğunu söyleseler de öyle karakterlere güven olmaz. Ben de Iverson'ı bir kez canlı izlemek için dün Akatlar'a gittim.

Bu transferin çok fazla sportif katkı sağlayamayacağı, Beşiktaş'ı zirveye taşımayacağı belliydi ki muhtemelen transferin öncelikli hedefi de bu değildi. Ama işin diğer tarafında da yani ürün, pazarlama, tanıtım, gelir vs. açısından baktığımızda da durum pek parlak gözükmüyor. NBA Tv Beşiktaş-Fenerbahçe maçını banttan verdi, Avrupa'da birçok basketbol izleyicisi Beşiktaş'ın adını öğrendi tamma ama neticede burada tribünler dolmuyor. Düşünün, ben bu transfer gerçekleştiğinde Beşiktaş'ın bundan sonra maçlarını Sinan Erdem olmuyorsa da Abdi İpekçi'de oynaması gerektiğini söylüyordum.

Normalde İnönü kapalısının yerleştiği pota arkası dün boştu ama muhtemelen bunun Bursa olayları ile ilgisi var. Zaten alınanlar olmuş, diğerleri de alınma tedirginliği ya da salona gidilmemesine dair yapılan telkinler sebebiyle Akatlar'a gelmemiş olabilir. Onlar olsaydı ortam mutlaka farklı olurdu ama ne olursa olsun, yukarıda da dediğim gibi ben daha fazlasını bekliyordum. Yanılmışım.

İstatistiklere bakmadım ama Iverson fazla oynamadı, hakemlerin saçma sapan düdükleriyle erken faul problemine girdi. Maçı da yanılmıyorsam 9 sayı ile bitirdi. Akatlar malum ufak ve basketbolcularla iç içe olunan bir salon, Iverson'ı o kadar yakından görmek de çok değişikti. Fiziğini az çok tahmin ederdik ama ben bu kadar ince ve zayıf gözüktüğünü hiç düşünmemiştim, çok şaşırdım. Sahadaki o ufak tefek çocuk zamanında korkusuzca Shaq'in üzerine giden Iverson'dı. Öyle bir fizik nasıl en iyiler arasına girmiş, nasıl bir NBA efsanesi olmuş buna inanmak çok zor ama Iverson da işte öyle büyük bir yetenekti..

Akatlar'da tribünde bir 'Murat' var, bilen zaten biliyordur. Çok normal bir adam olduğunu söylemek zor ama belli ki kötü niyetli de değil. Maçı ilk saniyesinden son saniyesine kadar yaşıyor, basketbolcularla birlikte oynuyor ve en az onlar kadar yoruluyor. İşi de biliyor. Zamanında tribünleri susturmaya çalışıyor, doğru zamanda ıslık başlatıyor. Savunmada oyunculara gerekli uyarıları da yapıyor. Bir basketbol takımına en kral amigodan daha çok faydası olur.

Maçı yorumlayabilecek kadar dikkatli izlemedim ve oynanan basketbol hakkında bir şeyler yazacak durumum yok. Zaten Akatlar'a gidiş amacım da başkaydı. Basketbol izlemek ve takım desteklemek için ise yarın Sinan Erdem'de olacağım.

7 Aralık 2010 Salı

Eren Güngör..

Eren 1988 doğumlu ve 2008-2009 yılında Kayserispor savunmasında gösterdiği performansla adından iyice söz ettirmeye başlamıştı. Milli takıma yükselmişti ve onu Fenerbahçe'de görmeyi çok istiyordum.

Eren Kayserispor ile yeni sezona hazırlanırken, 15 Temmuz 2009'da Litex Lovech ile oynanan hazırlık maçında sol diz ön çapraz bağlarını kopardı. Genç futbolcunun sahalara eskisi gibi döneceğini düşünüyordum. Ameliyat oldu ve çalışmalara başladı ama başladıktan kısa bir süre sonra, Kasım ayında bir idman sırasında aynı diz bağları ona tekrar ihanet etti.

Daha geçen gün bir arkadaş ile milli takım stoperlerinden bahsederken adını anmıştık, Eren'in dizi müsade etseydi kendine milli takımda önemli bir yer edinebilirdi. Akşam Eskişehirspor karşısında sahaya çıktığını görünce çok mutlu oldum, Eren Süper Lig'de son maçını Mayıs 2009'da oynamıştı.

Maçın ikinci devresinin büyük bir bölümünü izleyemedim ve o izlemediğim bölümde Eren ne yazık ki tekrar sakatlanmış.. Pozisyonu görmedim ama sanırım sert bir darbe almış.. Gelen haberler iyi değil, kesin sonuç MR sonrası çıkacak diyorlar ama belli ki o bağlar tekrar kopmuş..

Artık bu kadarına şanssızlık denmez, bu olanlar için hafif kalır. Çok yazık, bu genç adam için gerçekten çok üzüldüm.. Artık işi çok daha zor.. Umarım bir daha ama bu kez tam anlamıyla geri dönebilir..

Altın Çocuklar

Beşiktaş-Bursaspor


Gündüz maçına duyulan özlem ve Bursa seyircisinin İnönü'ye gelecek olması beni bu maça da götürdü. Ben bu kadar olay beklemiyordum, daha doğrusu polisin sıcak teması geçtim iki tarafın birbirine yaklaşmasına bile kesinlikle izin vermeyeceğini düşünüyordum. Olaylar hakkında bir çok sosyal içerikli tartışma yapılıyordur ama ben alınmayan önlemler ile ilgileniyorum. Yoksa buna benzer olaylar her ülkede oluyor.

İstanbul Emniyeti çok daha riskli bir karşılaşma olmasına rağmen benim şahit olduğum Fenerbahçe maçlarına göre çok daha zayıf önlemler almıştı. Ben Kabataş'a indiğimde Bursa seyircisi de stada yeni geliyordu ve çok ulaşılabilir gözüküyorlardı. Az polis vardı ve bir Beşiktaşlı kalabalığın o zayıf zinciri kırabileceği çok belliydi. Tek çözüm daha çok polis olması değil, Bursa seyircisi stada çok daha erken ya da Beşiktaş taraftarının çoğunluğu girdikten sonra, daha geç getirilebilirdi. Tam Beşiktaş seyircisi semtten stada doğru yaklaşırken Bursalılar geliyordu. Polis arada sıkışıp kaldı, çok yetersizdiler. Ben bir şekilde karambolden sıyrıldım ve kendimi stada attım. Asıl olaylar da ben girdikten sonra olmuş.

Bu kadar büyük olaylar olunca maç geri planda kaldı, benim de söyleyecek fazla bir şeyim yok. Maç yazısı olmasın diye de başlığa skor yazmadım. Ortada giden tipik bir beraberlik maçıydı ama Bursaspor'un eksik kalması işi değiştirdi. Volkan'ın karakterinin o kırmızı kartı sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum ama Fırat Aydınus da kırmızı kartını sanki o hareketi bekliyormuş gibi bir hızla çıkardı. Ben tribünden bir şey anlamadım, ikinci sarı kart çok ani çıkınca Volkan'ın küfür ettiğini düşündüm ama sonra gördüm de çok ufak bir tepkiymiş, sanki kart biraz kolay çıkmış. Bursaspor 10 kişi kaldıktan sonra Beşiktaş'a belki fazla pozisyon vermedi ama çıkarken kaptırılan bir topun sonrasında kalesinde golü gördü. Bu galibiyet ile iki hafta önce yarışta çok zor bir durumda olan Beşiktaş, muhtemelen birçok taraftarının da beklemediği bir şekilde iki maçtan altı puan alarak üst gruba tutunmayı başardı.

Bu saatten sonra iki takım taraftarları arasında neler olur bilemem. Bursa'da oynanacak maça Beşiktaş taraftarının gidebilmesi bence mümkün değil, hatta çift taraflı yasağın çok daha uzun süre devam edeceğini düşünüyorum. İki tarafın bu kadar olaydan sonra bu savaşa son vermesini de beklemiyorum. Muhtemelen biri ölene kadar kimse akıllanmayacak ve bu iş böyle devam edecek. Ondan sonra belki gazetecileri çağırıp onların önünde birbirlerine çiçek falan verirler.

Fenerbahçe 2-1 Karabükspor

Pazar günü İnönü'de gündüz maçı keyfini kaçırmak istemedim, oradan da Saraçoğlu'na geçtim. Çalkantılı ve yorucu bir gün oldu, özellikle İnönü bölümü. Seyircinin tribünleri baya doldurmuş olduğu Saraçoğlu'na gelince ise huzur buldum, maçın sonunu da aynı şekilde getirdim.

Maçın gidişatı hakkında yazacak fazla bir şeyim yok, biraz futbolculardan bahsederiz. Aslında Fenerbahçe maç başında iyi bir baskı kurmamıştı, iki farkı getirecek pozisyon zenginliği de yoktu ama işte Fenerbahçe'nin Alex'i vardı. Sahneye çıktı, bir şeyler yaptı ve takımını 2-0 öne geçirdi. Fenerbahçe ilk devre sonuna kadar beni tatmin eden bir futbol oynadı. Neticede Karabükspor iyi bir takım, Pazar günü belki hücumda Emenike'nin üstün özellikleri dışında bir etkinlik sağlayamadılar ama diğer yandan maçın genelinde Fenerbahçe'ye de fazla alan bırakmadılar. Zaman zaman önde bastılar, Niang da yine kötü oynayıp ileride top tutamayınca Fenerbahçe'yi baya tehdit ettiler. Emenike ise gerçekten çok acaip bir adammış, canlı izleyince insan daha iyi anlıyor. Oyunlarda yarattığımız hileli adamlara benziyor, çok hızlı ve çok güçlü. Topa da vuruyor. Yobo'nun hiçbir forvet oyuncusu karşısında bir daha bu kadar zorlanacağını sanmıyorum.

Yobo için Emenike ile olan karşılaşmasından sonra, bazı pozisyonlarda arkasında kaldığı için çatlak sesler çıkarmaya çalışanlar var. Geniş alanda yakalanınca zorlanıyormuş, o kadar hızlı değilmiş, kiralık sözleşmesi bitince alınması gereksiz olurmuş gibi saçmalıklar. Yobo'nun Fenerbahçe'de oynadığı maçları nereleriyle izlediklerini merak ediyorum. Yobo bugüne kadar sergilediği performans ile benim gözümde Türkiye'nin en iyi stoperidir. Fenerbahçe için onun varlığı Lugano'nun varlığından çok daha önemlidir. Öyle bir adamdır ki Bekir bile yanında iş görebilir. Ama işi zor çünkü sol stoper oynuyor ve bir yandan da sol bekin arkasını topluyor. Emenike gibi bir oyuncu da sol bekin savunma yapamadığı kanadı kullanarak Yobo'yu böyle hırpalayabiliyor.

Sol kanatta sıkıntı var ama sağ kanat kusursuz işliyor. Mehmet Topuz'un bu sezon oynadığı futboldan çok memnun olduğumu hep söylüyorum, Pazar akşamı da çok iyiydi, Alex'in golünde yaptığı orta harikaydı. Her ne kadar hücumda sağ iç gibi oynayıp Gökhan Gönül'ün önünü açıyor olsa da Karabükspor karşısında etkili bindirmeleri de oldu. Orada Gökhan ile birbirlerini çok iyi tamamlıyorlar. Gökhan'ın performansının bu kadar artmasında Mehmet Topuz'un da payı var. Zico'nun Fenerbahçe'sinde Deivid ile oynayan Gökhan Gönül nasıl farklıysa, Mehmet Topuz ile oynayan Gökhan Gönül de öyle farklı.

Kısa bir süre önceye kadar bir diğer sıkıntılı bölge de orta sahaydı ama son üç maçta izlediğimiz Cristian performansı, Emre ve Selçuk'un iyileşmesi ve Gökay alternatifinin ortaya çıkması ile buradaki sorun şimdilik çözülmüş gibi gözüküyor. İlk golde Cristian geçtiğimiz hafta İBB karşısında yaptığı gibi bir pres başlattı ve devamında kapılan topta Niang golü getiren faulü aldı. Cristian'a tekrar güvenmek kolay değil ama devre sonuna kadar böyle devam ederse ona karşı olan bakış değişebilir.

Stoch ilk yarıda bazı anlarda potansiyelini gösterdi ama bir türlü tam olamıyor, o patlamayı hala yapamadı.Sanki takımdan biraz kopuk bir hali var. Hala çok heyecanlı ve istediklerini bir türlü yapamıyor. Bu yüzden oyundan da genelde mutsuz bir çocuk olarak çıkıyor. Üst üste 1-2 maçta gol ya da asist ile skora etki edebilirse o da kendine gelecektir. Dia ise oynadığı sınırlı dakikalarda yaptıkları ile taraftarı çok daha fazla etkilemiş durumda. Çok rahat adam eksiltiyor, mutlaka bir şekilde kaleye iniyor. Son vuruş eksikliği fazla ama bu da üzerinden gelebileceği bir şey. Dia ve Stoch gibi iki oyuncunun forma savaşı vermesi, Fenerbahçe'de oyuna girerken heyecan veren böyle iki oyuncunun olması keyif verici.

Niang'da birden çok acaip bir düşüş oldu, arkasında başka bir şeyler varmış gibi geliyor. Bucaspor maçı çok geride kalmadı ve o maçta gayet iyiydi ama Karabükspor karşısında İBB maçında olduğu gibi yine çok kötü bir günündeydi. Kötü oynayınca keyfi de kaçıyor ve iyice yok oluyor. Aykut Kocaman da kör değil, Niang'ın bu durumunu görmüştür ama onu özellikle oyunda tuttuğunu ve belki rahatlar diye sola çektiğini düşünüyorum. Stoch yerine oyuna Selçuk girip de orta sahayı üçledikten sonra Alex merkezde kaldı ve Niang sola geçti. Ama ne yazık ki burada da etkili olamadı. Umarım bir an önce kendine gelir. Alex önderliğinde Fenerbahçe ilerliyor ama bu yolda Niang'a da çok ihtiyaç var.

Karabükspor maçının kalan üç maçın en zoru olduğunu düşünüyordum. Fenerbahçe galip geldiği diğer maçlara kıyasla çok da etkili bir futbol oynamadan üç puanı aldı. Maçın Fenerbahçe adına en sevindirici yanı ise maçı uzun süre tek farklı götürürken rakibe pozisyon vermemiş olmak, belki de bu sezon ilk kez. Özellikle ikinci devre Karabükspor sonuna kadar zorlamasına rağmen gol pozisyonu bulamadı. Halledilmesi gereken en önemli sorunda bu maç böyle bir gelişim görmek güzel, devamını bekliyoruz.


Emeğe saygı gösterelim ve Alex için yapılan pankarttan bahsederek bitirelim. Harika olmuş, emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Bir futbolcuya hakkını vermek, ona duyulan sevgiyi ve saygıyı bu şekilde göstermek çok güzel. Bu tüm futbolcuları motive edebilir, böyle bir yere gelmek bazılarının hedefi olabilir.

Burada bir Fenerbahçe efsanesi var ve o efsane böyle her güzel şeyi sonuna kadar hak ediyor.

2 Aralık 2010 Perşembe

Zafer


Çok acaip bir dönem geçiriyorum o ayrı ama bu zaferi bloga yazamayacak gibi de bir durumum yoktu. Ama gerek maç öncesinde, gerekse maç sonrasında sürüp giden anlamsız tartışmalar yüzünden hiçbir şey yazasım gelmedi. İnsanı şu büyük ve güzel mücadeleden bile soğuttular.

Kimseye bir şey ispatlamak zorunda değilim, bilen zaten biliyor ama blogdaki ilk postum da burada. 90'ların başından beri Barcelona'nın yeri bende ayrıdır ve o günden bugüne oynadıkları, beni de kendilerine aşık eden futbol nasıl değişmediyse Barcelona'nın da yeri bende değişmemiştir. İşte benim yıllar önce, futbola çok da aklımın ermediği günlerde "tık tık, çok güzel oynuyorlar" diyerek sevdiğim takım Pazartesi akşamı uzun süre unutamayacağım bir galibiyete imza attı.
İşin Mourinho ve Ronaldo tarafına ise hiç girmek istemiyorum, onlardan nefret etmek de Barcelona'yı sevmek gibi bıkbık edilen bir şey oldu. Neticede Jose'yi ve Ronaldo'yu o durumda görmek de benim için ayrı bir güzeldi.
.
Benim sevdiğim futbol ve benim sevdiğim takım kazandı. Nefret ettiğim rakip takımı ezerek ve küçük düşürerek. 10-0 bile olabilirdi ama bu kadarı da herkes için yeterli oldu.
.
Maçın üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra detaya girmenin bir anlamı yok ama öncelikli amacı arşiv ve bazen de mastürbasyon olan bu blogda böyle bir zafer de eksik kalmamalı..
.
Visca el Barça..
.

2018 & 2022


Dünya Kupası'na 2018 ve 2022 yıllarında ev sahipliği yapacak ülkeler az önce açıklandı. Turnuva 2018'de Rusya'da düzenlenecek, 2022'de ise Katar'da. Bu işlerin arkasında neler olduğunu ve bu güzel oyunu nasıl kirlettiklerini biliyoruz. Her iki ev sahibinin aynı anda açıklanmasının altında bile kim bilir neler var. O yüzden sonuçlar için yorum yaparken benim kriterim hak edip hak etmedikleri değil, hangisinin benim işime daha fazla geldiği. Zaten adaylık dosyaları ile ilgili de zerre fikrim yok.

2018'i Rusya'nın almasına sevindim. Böyle büyük bir futbol ülkesinin artık bir Dünya Kupası'na ev sahipliği yapma zamanı gelmişti. Ortak düzenlenen kupaları sevmiyorum, İngiltere de daha önce bu turnuvayı düzenledi. Bu sonucun benim için en güzel yanı ise yerinde izlemenin diğer aday ülkelere göre daha kolay olması.

2022 ise Katar'a gitti. Japonya, Güney Kore ve Amerika'nın yaptığı şımarıklık, bu kadar kısa bir süre sonra kupayı bir kez daha düzenleselerdi bence büyük rezalet olurdu. Avustralya kazansaydı saat farkı bizleri hırpalayacaktı, böyle bakınca da sanırım en iyisi Katar oldu.

Neticede sonuçlardan ben memnun oldum. 2018'e daha çok var, o zamana kadar neler olur bilinmez ama bir Dünya Kupası'nı yerinde izlemeyi çok isteyen benim gibiler için bu iki kupa büyük şans.

29 Kasım 2010 Pazartesi

İki Derbinin Sonrasında


Benim için yoğun bir hafta sonuydu. Aslında maçları yazmak için dün zamanım oldu ama Haydarpaşa yangınından çok etkilendim, futbol yazmak falan içimden gelmedi. Haydarpaşa'nın birçokları için neler ifade ettiğini yazamayacağım ama kısaca benim ne hissettiğimi söylemem gerekirse dün canlı canlı yanışını izlerken gözlerim doldu, şu an kafamı pencereden dışarı çevirip ortası boşalmış iki kuleyi görünce de içim yanıyor. Aksine inanmam zaten çok zor ama eğer gerçekten bu iş kasıtlı yapıldıysa, azıcık bile payı olan herkesin cayır cayır yanmasını diliyorum.



Herkesin derbisi kendine büyük, benim için de bu haftanın en önemli derbisi Cumartesi günü Olimpiyat Stadı'nda oynandı ve Fenerbahçe çok zor bir deplasmandan çok önemli 3 puanı alarak evine döndü. O stadda istekli bir futbol oynamak zor ve Fenerbahçe de ligin en iyi 4-5 takımından biri olan İBB karşısında maç başında bunu başaramadı. İlk 10 dakika sıkıntı çekti ve rakibe pozisyon da verdi ama daha sonra özellikle Cristian'ın kıpırdanmasıyla ve Gökay'ın da ona eşlik etmesiyle toparlandı. Fenerbahçe iyi pas yaparak topa sahip olmaya, top rakipteyken de önde basmaya başladı. Böylece İBB'nin gol tehditi azaldı, Fenerbahçe golünün geleceği ise belli oldu. O gol de önde basma mentalitesi ile, Cristian'ın kazandığı top sonucunda Alex'in ayağından geldi.

İkinci devre son 10 dakikaya kadar Fenerbahçe'nin oynadığı futboldan ben memnun kaldım. Takımın pas trafiği çok başarılıydı, maçın bazı anlarında beni özellikle çok etkiledi. Geçmiş maçların aksine penaltı kaçana kadar Fenerbahçe geri yaslanmadı. Bu sebeple pozisyon bulurken rakibe de gol pozisyonları verdi ama penaltı kaçtıktan sonra eksik kalan rakip karşısında yine psikolojik sorunlar kendini gösterdi. İkinci golün bir türlü gelmemesi, penaltının kaçması ve İBB karşısında son 3 deplasmandan puansız dönülmüş olması takımı kendi kalesine doğru itti. Fenerbahçe gayet iyi oynadığı bir maçta iki puanı kaybedebilirdi.


İBB karşısında Fenerbahçe orta sahası çok iyiydi. Özellikle Cristian çok farklıydı, onu beğendiğim dönemdeki futbolunu izletti ama bu şekilde ne kadar devam edebilir bilemiyorum. Ona eşlik eden Gökay'dan bahsetmezsem haksızlık olur, bence yine kendi ölçütlerinde mükemmel bir maç çıkardı. Fiziği şu an yetersiz ama mental olarak hiç 18 yaşındaymış gibi değil. İyi pas trafiğinde onun da payı çok büyüktü, elinden geldiğince de mücadelesini etti. Bu iki oyuncunun yanına Mehmet Topuz'u da eklemek lazım. Çok güçlü ve çok mücadeleci. Belki hücumda fazla etkinlik gösteremiyor ama maçın hiçbir anında, hangi mevkide oynasa da oyundan düşmüyor. Nazar değmesin, ben ondan bu sezon çok memnunum.

Kötü isim söylemem gerekirse de Niang ve Caner diyebilirim. Niang'ı geçiyorum, gününde değildi. Golcülerin böyle günleri olabilir, Niang'ı çok dert etmiyorum ama Caner'in durumu düşündürücü. Beni yanıltıyor, beklentilerimi karşılayamıyor. Çok yanlış yapıyor, büyük bir şansı değerlendiremiyor. İBB onun kanadını maç boyunca koridor yaptı.

İlk devre sonu hedefime doğru takım emin adımlarla ilerliyor, hesaplarımda tek şaşan Antep karşısında fazladan kaybedilen 1 puan oldu. Şimdi kazanılması gereken 3 maç var ve ben takıma güveniyorum.



Derbi tahminim beraberlikti. Her ne kadar kağıt üzerinde beraberlik iki takıma da yaramıyor gibi gözükse de psikolojik olarak derbiyi zararsız atlatmak demekti. Kaybetmekten korkarak ürkek bir futbol oynayacaklarını düşünüyordum ama maçın başındaki penaltı oyunun gidişatını değiştirdi.

Galatasaraylıların Hagi kredisini anlayabiliyorum ama dışarıdan bakınca şu ana kadar gösterdiği performans hiç iyi değil. Hakan Balta tercihini kabul ediyorum ama şu maça hala Ali Turan ile başlamak bence çok yanlış. Aslında Galatasaray'ın öyle abartıldığı kadar da kötü bir kadrosu olduğunu düşünmüyorum. Sabri-Servet-Neill-Hakan Balta dörtlüsü önünde oynayacak Cana-Ayhan ikilisi ortalamanın üzerinde bir arka taraf oluşturuyorlar. Ön taraf için kalan 4 oyunculuk yer için ise Kewell, Pino, Elano, Misimoviç, Mehmet Batdal ve Baros ile Arda düşünülünce ortaya hiç de fena bir takım çıkmıyor. Ama işte sakatlar ve Hagi'nin tercihleri ile ortaya bu sonuçlar çıkıyor.

Beşiktaş tarafında ise tercih yapılabilecek fazla bir alternatif yoktu. Kenarda ilk 11'de düşünülebilecek sadece İbrahim Üzülmez ve Necip alternatifleri vardı. Solda tercih İsmail olmuştu ve Beşiktaş ilk devrede bu kanatta önemli sıkıntılar yaşadı. İsmail'e yakın oynayan Ersan da çok kötü bir gününde olunca madenden yararlanmak için Kewell da bir ara o tarafa geçti. Galatasaray mağlup duruma düştükten sonra Beşiktaş üzerinde büyük bir baskı kurdu, pozisyonlara da girdi. Cenk'in iyi performansı, Galatasaraylıların beceriksizliği ve biraz da şansın yardımıyla, penaltı pozisyonu dışında rakip kaleye pek gidemeyen Beşiktaş ilk devreyi tek farklı önde kapadı.


İkinci devre Galatasaray'da oyuna Mehmet Batdal girdi, Sabri de sağ beke geçti. Bu devrenin ilk bölümünde yine Galatasaray baskısı vardı ama bu baskı golü getirmedi. Servet'in yerine Barış oyuna girdikten ve Cana stopere geçtikten sonra ise Galatasaray baskısı yavaş yavaş kayboldu. Cana'nın olmadığı orta sahada bana kalırsa maçın o anlara kadar kötü isimlerinden Guti ortaya çıkmaya başladı. Bir gol bir de asist ile oynayan Guti'nin algıyı değiştirmesi normal ama ben çok iyi oynadığını düşünmüyorum. Hatta ilk devre yaptığı bir basit top kaybı Galatasaray adıne net bir gol pozisyonu oldu. Ne zaman ki Galatasaray orta sahasında boşluklar oluşmaya başladı, Guti de sahneye çıktı. Maçın Beşiktaş adına bence en iyi oyuncusu Aurelio idi. Fenerbahçe günlerini hatırlatan bir futbol sergiledi.

Beşiktaş gidişatının hiç de bu sonucu işaret etmediği bir maçta çok önemli bir 3 puan kazandı ve böylece üst tarafa tutunmuş oldu. Galatasaray ise her ne kadar bu ligde her şeyin olabileceğini, 5 maç üst üste kazananın çok farklı yerlere gelebileceğini düşünsem de bir anlamda lige veda etti. Kalan haftalar onlar için çok zor olacak. Beşiktaş ise bu galibiyetin bir anlam kazanması için haftaya Bursaspor karşısına çıkacak.

26 Kasım 2010 Cuma

Lucescu'dan

Aynıı, kaynımda var...


‘Schuster'in sözü normal'
“Beşiktaş'ın teknik direktörü
Bernd Schuster'in, ‘Türkiye'de 1960'lı yılların futbolu oynanıyor' sözünü doğal buluyorum. Her yerde benzer şeyler yaşanıyor. Daha altta yer alan takımlar direnir ve kapanırlar. Sonuçta amaç puan alarak yenilmeden sahadan ayrılmaktır. 10 sene önce de durum farklı değildi. Şimdi de o yüzden gerilere gitmeye yok."

Aklı başında herhangi birimizin diyeceğini, dediğini söylemiş büyük usta. Schuster'e zaman verilsin, sabredilsin, eyvallah. Ama sırf yabancı biri söylüyor diye saldırmamalıysak, aynı şekilde hemfikir olmak zorunluluğu da hissetmeye gerek yok.

Budur


"Alex bu takımda oyuncuların gelişmesinde en önemli etkenlerden biri. Alex bir başka oynuyor, doğaçlama biliyor ne yapacağını. O Fenerbahçeli genç oyuncular için bir şanstır. Ben burada olduğum sürece Alex'in takımda olması bana rahatsızlık değil, güç verir. Alex bu kadar önemli biri."

Aykut Kocaman